WHAT IF?
1941 yılının mayıs ayında İskoç şehri Kilmarnock yakınlarında uçağı vurularak düşürülen ve kendisi ancak paraşüt ile atlayarak kurtulabilen Rudolf Hess olay cereyan ettiğinde Nazi Partisi’nin ikinci adamı olarak görev yapıyordu ve sıfatı da Führer Vekili idi. Hess yaralı olarak bulunduktan sonra Churchill ile görüşmek için geldiğini sürekli tekrarladı ama bu görüşme hiç gerçekleşmedi.

Bu olaydan takribi 1 sene önce Alman Ordusu Arden Dağları’nı aşıp Fransa’nın Dunkerque kasabası sahilinde İngiliz Ordusu’nu sıkıştırmıştı. 350,000 kişilik ordusu ile sahile sıkışan İngilizlerin üzerine saldırmayıp 48 saat bekleyen Hitler belki de dünya tarihini değiştiriyordu.

Aslına bakarsanız her iki olayın da birbiri ile bağlantısı, hiçbir zaman kanıtlanamasa da Almanların İngilizlere yanaşma politikası idi. Rusya seferi öncesi arkasında İngiliz cephesi bırakmak istemeyen Almanlar İngilizlerin fişini çekememekle kalmıyor, bir de üstüne elçi gönderiyorlardı. Rudolf Hess’in ve Hitler’in akıl hocaları tekti ve amaç aynıydı. Hess yakalandıktan bir gün sonra Hitler’in onu hain ve psikopat ilan etmesi de aslında bu kaçışın aslında Hitler tarafından emredilmiş bir görüşme çabası olduğu hissini fazlasıyla veriyordu.
What If (farz edelim) sorusunu sorarak alternatif tarih yazanlar eğer bu iki olay da tersine gerçekleşseydi ne olurdu diye tartışıp dururlar. Savaşın akıbetinin değişmesi şöyle dursun, belki de dünya tarihinin akışı değişecekti. Hitler aldığı ve alamadığı kararlar ile aslında sadece kendi sonunu hazırlamakla kalmadı, dünyanın da akışına müdahale etti. Alternatif tarihle ilgilenen tarihçilere göre bu olaylar gerçekleşseydi belki de iyi ve sempatik bir lider olarak ölecek olan Hitler, kararlarının sonucu olarak bugün nasıl anılıyor herkesin malumudur.

Hayat aslında bizim kararlarımızdan ve onların sonuçlarından oluşuyor. Onun sefasını da cefasını da aldığımız kararlar belirliyor. Kanaatimce, anahtar faktör, bu kararları alırken rasyonelliğin yanında vicdan ve adalet duygusunu da çalıştırabilmektir.
Kararların tarihe olan etkisini alıp günümüze getirelim ve TFF’nin verdiği FFP kararını önümüze koyalım.

Yayın gelirlerinin önümüzdeki sezondan itibaren 13% azalacağı gerçeğinden yola çıkarak sezon başladıktan 6 ay sonra yerel FFP kuralında esneme yaptılar ve takımlara izin verilen bütçe sapmasını 30%’dan 40%’a çektiler. Son birkaç gündür yapılan açıklamalarda da gördük ki sırası ile GS, BJK ve FB’nin 2020 Ocak ayında harcama bütçesinde azımsanmayacak müsamahalar olacak. TS ise duruma itiraz etmiş durumda ve kararı temyiz etmeye çalışıyor. TFF onlara da bir miktar belirlemiş, isterlerse kullanabilecekler. TS kullanır mı bilemem ama diğer 3 takımın büyük ihtimalle kullanacağından hemen hepimiz eminiz.

Günlük siyasetin esiri olduğundan hemen hepimizin emin olduğu Türk futbolu, maalesef, çıkışı yine yanlış kapılarda arıyor. Başta siyasi karar vericiler olmak üzere TFF ve diğer ilgili kurumların pergellerinin merkezi İstanbul’un kadim kulüpleri üzerine yerleştirilmiş durumda ve çember sürekli onların etrafında dönüyor. Yetkililer için varsa yoksa Üç Büyükler diye adlandırılan kadim kulüpler ve onların refahı diyebiliriz.

UEFA bizim önümüze bulunmaz bir nimet olarak FFP’yi koyuyor ve senden kendine çeki düzen vermeni istiyor. Bu sadece Türk takımları için geçerli değil, tüm Avrupa takımları için geçerli diyor ve senin bu düzenlemeler sonucunda düzelmeni bekliyor. Buraya kadar her şey güzel gözüküyor ama uygulayıcı Türk kurumları olduğu zaman sıkıntı başlıyor.

Aslına bakarsanız balık baştan kokuyor. Senin ülkendeki ekonomik dalgalanmalar yayıncı kuruluşu harekete geçiriyor, o da tsunami etkisi ile bütçeleri vuruyor ve ortaya bu karar çıkıyor. Yani olay dibine kadar siyaset ile girift bir ilişki içinde ve ne zaman kurtulur ya da temizlenir sorusunun cevabı da önümüzdeki en büyük muammadır.

Yayıncı kuruluş iş yaptığı diğer ülkelerin kaç tanesinde sözleşmenin ortasında böyle bir ayar yapma teşebbüsünde bulunur ve adamı o ülkede ne hale getirirler bilemem ama onu da sizin yorumunuza bırakırım.

Benim burada yoğunlaşmak istediğim konu aslında Üç Büyüksantrik bir futbol düzenine zorunlu bırakılmamızdır. Son yıllarda büyük dışı takımlarımız Türkiye’de ve yurtdışında elinden geleni yapmaya çalışırken, bir yönetim şekli, bir futbol sistemi ve altyapı politikası etrafında toplanmaya çalışırken ve bunları da kendisine konulan FFP çerçevesinde yapmaya çalışırken; üstüne üstlük bazıları mütemadiyen gelen puan silmelerin sebep olduğu anaforlardan çıkmaya çalışırken İstanbul’un kadim kulüpleri neler yapıyor onları incelememiz bize zaten aradığımız cevabı verecektir.

Kötü yönetimler, üretmekten çok tüketime endeksli yapılanmalar, sahadaki sistem noksanlığı, taraftara yaranma çabası, taraftarın kolektif körlüğü, FFP harici hareketler, Ankara nasıl olsa bizi kurtarır çünkü işin içinde oy var genişliği vesaire…
Büyük takımların detayına girsen tuttuğun birçok şey elinde kalır, o sebepten sizin hayal gücünüze bırakıyorum ama hayal gücümüzün diğer bir kısmını da şuna ayırmamızı tavsiye ediyorum:
Büyükler olmasa hayatımızda ne değişir? Küme düşürülseler, puanları silinse, uzun yıllar zirveden uzak kalsalar ne değişir?
Benim için hiçbir şey değişmez, futbol yine futboldur. Ben futbolu desteklediğim takım var diye sevmiyorum, önce futbolu seviyorum onun devamında bir kulübe aidiyet hissediyorum. Sağlıklı bir futbolseverin de böyle olması gerekir. Futbolu, başkalarına üstünlük taslamak, sosyolojik olarak bastırdığımız noksanlıklarımızı ve gerçekleştirememişliklerimizi dışa vurmak için kullanmamamız gerekir. Bizim ülke taraftar profili buna ne kadar uygun bilemem ama buna evirilmeden de çıkışı bulmamız zor gibi görünüyor.

FFP, radikal kararlar alabilmek için çok güzel bir ortam sunuyor aslında karar vericilere ama yine, daha önce olduğu gibi, alınamayan doğru kararların acısı Türk futbolundan çıkacak gibi duruyor.
Teşbihte hata olmaz ama yazının başlığına döndüğümüzde alınan bazı kararların tarihe etkisini gördüğümüzde bugün TFF’nin ya da karar alıcı kimse onun almadığı kararın tarihi nasıl değiştireceğini yaşayıp göreceğiz. Alternatif tarih yazılacaksa acaba bu neleri ihtiva ederdi sorusunu sürekli olarak kendimize soracağız, ama şunu da bilmeliyiz ki, büyük bir fırsat kaçmak üzeredir.

Avrupa maçlarından kuyruğunu kıstırarak geri dönen ve bize seksenleri yaşatmaktan imtina etmeyen büyüklerimiz sefalarını sürmeye devam ederken, kurallara uyan ve uymadığında kafasına vurularak uydurulan “Üç Büyük” harici takımların yenen hakkının kimlerin içine dert olacağını bize zaman gösterecek.
İstanbul’un kadim takımları Dunkerque sahiline sıkışmış kaderlerini beklerken bu filmin sonu ne olacak hep birlikte göreceğiz.
Herkese sıhhat, akıl, huzur ve spor dolu bir hafta dileklerimle…

mail: osman.cetin@abcspor.com

twitter: @msdoc78

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz