S.O.S.

S.O.S.

Krugman’ın Pop Internationalism adlı kitabında bahsettiği gibi toplumların ekonomik kaderini şirketlerin değil ülkelerin rekabeti belirler. Ülkeler aslında kurumsal rekabeti kendi içlerinde yaşarlar ve piyasadaki karar mekanizmaları bu rekabetten de etkilenir. Bir ülkenin diğerine karşı tarihten gelen siyasi ya da kültürel hegemonyası ve konjonktürel faktörler ekonomik rekabetteki eşitsizliklerin önemli bir parçasını oluşturur.

Neo-liberal akımın global ölçekte hayatlarımıza soktuğu en büyük sınav “tüketim” ve “üretim” toplumu olmak arasındaki paradokstur. Endüstri devriminin en hararetli dönemlerinden başlayarak üretime odaklanmış ve zamanla AR-GE ile teknoloji evrimini tamamlamış toplumların bu süreçlerin doğal bir sonucu olarak tüketime endekslenmiş olması ve 1970’lerden sonra iyice vahşileşmeye başlayan pazar dinamiklerine kendilerini kaptırmaları bugün yaşanan birçok sorunun temelinde yatmaktadır.
Ekonomiyi, insanları tüketime ikna edip icra ettirerek döndürmeyi hedefleyen, üretimi de gelişme (me)kte olan Üçüncü Dünya ülkelerine iten mantalite zamanla kendini de fasit bir daire içerisinde bulmuştur.

Tükettikçe büyüyen ekonomiler zamanla canavara dönüştü ve beslenmek için kendini yemeye başladı; çünkü dünyanın kaynakları sınırlıydı ve beslenecekleri tüm kaynaklar zamanla birer birer tükeniyordu.
Sosyal medya dediğimiz kavram da tam bu dönemin ortasında hayatlarımıza girdi ve drastik bir şekilde günlük hayatlarımızın şoför koltuğuna geçerek onu yönetmeye başladı. İlk başlarda güzel gözükse de zamanla toksik bir hal almaya başladı. Artık bugüne geldiğimizde sosyal medya, varlığı ile, insan vücudunu saran hastalığa dönüştü diye bir benzetme yapılsa çoğu kişinin itiraz edeceğini düşünmüyorum.
Sosyal medya başlangıçta güzel gözüküyordu ya da öyle algılanıyordu zira insanın en medeni hakkı olan ve demokrasinin temellerinden birini oluşturan “ifade özgürlüğü” için bulunmaz bir nimetti. Bu özgürlük hala geçerli olsa da zamanla olay bundan evrildi, başka mecralara geldi.

Demokrasi güzel ama gerçekten çok zor bir kavram. Eski Yunan’dan beri yaşanan olayların ışığında konuştuğumuzda bu yönetim biçiminin, içinde bulunduğu toplumun eğitim seviyesinden bağımsız değerlendirilmesi artık mümkün değildir. Eğitim kavramı günümüzde hem eski hem yeni nesil tarafından en çok eleştirilen konuların başında geliyor. Bir cümle ile anlatmak gerekirse kimsenin içeriğinden ve işleyişinden mutlu olmadığı yegâne kavram desek yeridir diye düşünüyorum. Eskiler nerede bizim zamanımızdaki diye başlayan cümleler kurarken yeniler de bu devirde hala diye başlıyorlar konuşmaya.
İşte içinde bu kadar çok ekstremite barındıran bir sistemden demokrasiyi düzgün kullanacak bireyler yetiştirmesini beklemek haddinden fazla iyimserlik olacaktır. Anonimlik kalkanının arkasına saklanan bir güruhun anladığı ya da anlamadığı konularda ahkam kesmeyi kendinde hak görmesi acilen çözülmesi gereken sosyolojik ve psikolojik bir konudur.

Dünyayı sosyal medya çerçevesinden izleyen bireyler orada yazılan ve çizilen birçok şeyi doğru kabul ediyor. Özellikle spor taraftarlığı gibi rasyonelliğin karantinaya alındığı bir olgunun içerisinde etrafta olanlar emsal teşkil ediyor ve ilkokul çocuğunun bile yapmayacağı “bana ne, ben de isterim bunu için de her aklıma geleni yazarım” histerisine dönüşüyor.
Hayatında topa vurmamış adam birdenbire scout kesilebiliyor ya da üç maç izleyen adam onu çıkar bunu sok gibi garip yorumlar yapabiliyor. Bunun en büyük sebeplerinden bir tanesi “futbol basit bir spordur” algısıdır, bunu ben de kabul ediyorum. Kimse bir mühendise gidip ahkam kesmezken mesleği futbol olana demokratik hak adı altında ahkam kesmekte herhangi bir beis görmez. Herkes anladığını düşünür ve bu yüzden de reytingi her zaman yüksektir.

Bütün bunlara rağmen sosyal medya aç gözlülüğü ile kulüp stratejileri oluşturmak, taraftara şirin gözükmek için kıt olan kaynakları bilinçsizce harcamak içinde bulunduğumuz geminin su almasına sebep olmaktadır ve maalesef, bundan kaçış yoktur.
Global iletişim çağında eline telefon alan bir taraftarın beklentisini büyütmesi insanın doğasında olan bir özellik sayılabilir ama düşünelim diye yaradılış esnasında bize verilen akıl da insanın doğasındadır. Ekonomik çark öyle işler ki, seni sömürmeye başlar ama aklının kullanmazsan bunun içinde öğütülür gidersin de ruhun duymaz.

Yazının girişinde bahsettiğim ekonomik döngü tam da burada devreye giriyor. Sistem daha çok para harcamanı, endüstriyi büyütmeni istiyor ki tüm paydaşlar şiştikçe şişmeye devam etsin. Bu durum belli bir süre sonra enflatif bir pazar ortaya çıkarıyor. Örnek vermek gerekirse Chelsea’nin Amerikalı sahipleri harcadıkça harcıyor sonuç elde var sıfır ama kendinden daha az harcayan Suudi takımları kadar mevzu olmuyor çünkü rekabeti ülkelerin pazardaki yeri belirliyor.

Orwell’in dediği gibi, tüm hayvanlar eşitken bazıları daha eşit oluyor. Adam kulübün asseti olarak gördüğü futbolculara bir servet harcadıkça takımın olası bir satışta değerini yükseltiyor ama kimse sormuyor bu takım bu para eder mi diye. İngiliz ve Amerikalı yaptıysa kulak üzerine yatmak galiba en iyi seçenek diyorlar ama Amerikanizasyon sürecini başlatan adamın amacı farklıdır, endirekt olarak herkese para harcatmaya çalışır, müteselsil olarak.

Olmayanı harcatmak, etmeyene verdirmek adamın vahşi pazar dinamiklerinin bir parçası çünkü aksi halde üretmesi gerekecek. Bu bakış açısı pandemik bir duruma sebebiyet veriyor; zamanla kıt kaynaklı toplumların düsturu haline geliyor ve bunu gerçekleştirmek için kullanılan silah da her yerinden “ifade özgürlüğü (!)” aktığı için başımızın tacı ettiğimiz sosyal medya oluyor.

Annesinin paçasından çekip şeker isteyen çocuk gibi adam eline telefon alıp santrafor isterim, sağ bek isterim diye tutturuyor ve tüm camiayı kaosa sürükleyebiliyor. İşin daha da dramatiği bunun için bir kriteri de yok. Elindeki santrafor gol kaçırdığında yenisini istiyor, yenisi geliyor o da kaçırıyor, onun da yerine istiyor ve bu sonsuza dek sürüyor. Üreteyim, sabredeyim, yatırım yapayım gibi mottolar kimsenin aklının ucundan geçmiyor.
Binaenaleyh yönetimler de işin kolayına kaçıyor. İstediniz ben de aldım, daha ne yapayım modu herkesin kolayına gidiyor. Sorumluluk almamak ve sorumluluğu kendi üzerinden üçüncü kişiye atmak günümüz toplumunun kalıcı yönetsel düstur olma yolunda ciddi adımlar atıyor, bu çok aşikardır. Burada göz ardı edilen husus ise yukarıda Orwell’den alıntıladığım acımasız kuraldır.

Piyasayı şişirenler sürekli tüketerek ekonomik bir obeziteye yelken açarken senin gibi gelişmemekte direnen ülkeler ancak onlara yem olur. Bu anafordan çıkış yolu üretim tüketim dengesinde üretim lehine bir sonuç olmasıdır. Muasır medeniyet (!) seviyesindeki ülkelerin tarihten gelen ayrıcalıklarını ellerinden almak istiyorsan onlara onların yöntemi ile cevap vererek bunu başaramazsın. O şekilde ancak onlara yem olursun.
Perez ve Agnelli, pandemi sonrası Süperlig diyerek ağızlarındaki baklayı çıkardıklarında o gün üstü örtülmüş zannedilse de bu bir prova idi. Kamuoyu tepkisi ölçüldü, göstermelik cezalar verildi ve bugün gelinen noktada CL gelecek seneden itibaren İsviçre sistemine dönüyor. Görünürde sebep ABD, İngiltere gibi ülkelerde yayın gelirini artırmak olsa da perde arkasında ana amaç büyükleri daha büyük küçükleri de küçük yapmak olacaktır.

Ekonominin ana mantığı olan arz fazlalaşırsa bir malın değeri düşer teorisinin bu insanlar için bir önemi olmadığı aşikardır. Futbolu oynayanlar ve sahayı yönetenler “üzerimizdeki yükü alın, maç sayısını azaltın” diye ağladıkça karar koyucular Dünya Kupası’nı 48 takıma, Avrupa Şampiyonası’nı 24 takıma, CL’yi de 36 takıma çıkarıyorlar çünkü onlara göre çok maç çok para demek ama gerçekten öyle mi?

Yukarıda kullandığım Amerikanizasyon kelimesini bilerek seçtiğimi bu yazılanlardan daha kolay anlayabiliriz. Onlar Golden State ile Lakers’ı bir sezonda 11 kez oynatıp izletebilirken sen Madrid-Barcelona ya da City-Liverpool maçını aynı sezonda dört kez oynatsan bile izlenirliği düşecektir. Futbol gibi Avrupa sporlarını okyanus aşırı zihniyet ile yönetmek mankenin üzerine bol gelen kıyafet gibidir, eğreti durur.
Sonuç olarak özetlemek gerekirse sosyal medyanın dokunulmazlığı vasıtası ile beyinlerimize empoze edilmeye çalışılan tüketim kültürünün esiri olmak senelerce uğraşılarak elde edilmiş kazanımlarda büyük bir geriye gidişe sebep olacaktır. Büyük ekonomiler daha da büyüyecek, küçükler de büyüklerin tahakkümüne daha çok gireceklerdir çünkü onlar neredeyse 15.yüzyıldan beri daha fazla eşittir.

1960 senesinde gerçekleşen ve 9,5 şiddetinde olup 10 dakika süren Valdivia Depremi’nden sonra Şili 1962 Dünya Kupası adaylığından vazgeçmez. Karar verilecek olan toplantıda Şili’yi temsil eden Organizasyon Komitesi Başkanı Carlos Dittborn söz alır ve konuşmasını şu sözlerle bitirir (A.M.Hamarat, #tarih Dergisi Nisan 2023):
“Her şeyi yapacağız çünkü hiçbir şeyimiz yok”
Sanırım bizim de bir Dittborn’a ihtiyacımız olacak.

Herkese sıhhat, akıl, huzur ve spor dolu günler diliyorum.

mail: osman.cetin@abcspor.com

twitter: @msdoc78