EUROBASKET 2015 B GRUBU – İTALYA

Okunması Gerekenler

*MİA SAN HÖNESS

18 yaşındaki Uli Höness 1970 yılında doğduğu şehrin takımı 1846 Ulm'dan Bayern Münih' e transfer olur. Bir temmuz sabahı,...

KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞAN “RANGERS”

KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞAN “RANGERS” Çocukluğumda ilgi ile takip ettiğim bir takım idi Glasgow Rangers. Şimdiki adı ile “Rangers”. Tugay...

TERLİKLİ DAMAT

Aslında Fenerbahçe doğru transfer dokunuşları yaptı sezon öncesi. Kangrenleşen sol bek sorununu iki tane iyi isimle çözdü. Stoper sıkıntısı...

efeİTALYA:

“Ooo, kimleri görüyorum!” diyerek karşılanabilecek kadar muhteşem bir ekiple geliyor İtalya buraya. Herkesler burada; Müebbet Kamil, Mağrur Hakkı, Karbonat Erol, Gardırop Fuat, Karamürselli Deli Hamdi, ve daha niceleri… Nihayet, yıllardır üzerinde çalıştıkları projeyi tamamladılar ve rüya gibi bir takım yarattılar. Rüyanın tersi karabasan’dır tabi, ama evvela işin rüya kısmı göze çarpacak. Çünkü hiç kuşku yok ki, kağıt üzerinde, tüm zamanların gelmiş geçmiş en iyi İtalya kadrosuyla karşı karşıyayız (ve tabi bu voli de bize vurdu, hey gidi be..).

 

Gerçekten de, ne Dino Meneghin’li Marzorati’li, Della Fiori’li, Brunomonti’li Magnifico’lu yıllarda, ne Riva’lı, Binelli’li, Pittis’li, Nando Gentile’li, Rusconi’li, Espozito’lu dönemde, ne Fucka’lı, Myers’li, Abbio’lu, Andrea Meneghin’li, Pozzecco’lu, Basile’li, Bulleri’li, Galanda’lı, Marconato’lu o efsanevi çağ boyunca, böylesi baştan aşağı yıldız kaynayan bir kadroyla çıkmamışlardı karşımıza. Ama hepimiz gayet iyi hatmetmişizdir ki, kağıt üzerinde kara mürekkebin yazdığı, cephede asker kanıyla kazanılandan değersizdir…

 

Yani, esas büyük sıkıntı, (çok sevgili üstadımız Murat Murathanoğlu’nun da sevdiği deyişle) “Celebrity Management”ı ayarlayıp, bunca büyük egoyu dizginleyebilmek, bir takım haline getirebilmekti. Bunu beceremedikleri bir Eurobasket’te (2011), tamamen “alan-atar” mantığıyla oynayan bir grup Şen Kardeşler’den öte olamamış, elenmişlerdi. Belinelli, Bargniani ve Gallinari her eline gelen topu üç sayı gerisinden potaya yollamaya çalışıyordu, Mancinelli ve Cusin ellerine bir katre top değmediği için potaya kendilerini asıp intihar edeceklerdi az kalsın. Daha sonra, Datome etrafında çok beklenmedik bir ekip kurup, bu üç yıldızı ikinci plana attılar. Ve bu yıldızlar (biraz da, Belinelli hariç diğer iki ismin NBA kariyerleri de epey sekteye uğramaya başladığı için), takımın bir parçası olmayı kabul ettiler. Böylelikle, İtalya’yı seyretmesi de, yazması da çok zevkli hale geldi.

 

Tabi bir de, ekibin ekip haline gelmesinde emeği geçen oyuncular var. Sistemi sistem kılanlar, bu üç yıldızın katılımıyla her şeyin içine edilmesi ihtimalini bertaraf edip, her şeyi daha güzel hale getirecekler. Ve o sistem, böylesi bir kadroyla mükemmelleşecek. Öyle ya, bir sistem kurulur (Yunanistan’da olduğu gibi) ve iyi kötü o sisteme kim katılırsa benzer düzeyde katkı vermesi amaçlanır, oyuncular da sisteme göre yetiştirilir bazen. Böylelikle evvela turnuva takımı olunur; daha sonrasında da o sisteme olabilecek en muhteşem isimleri dahil ederek, bir ekol ve dönem yaratılır. İşte, İtalya’nın dönemi şimdi başlıyor. Ve o emeği geçen oyuncular, yani Datome, Sandro Gentile, Cinciarini, Aradori, Melli ve en başta da Cusin, burada cehennemden kor alıp cenneti yakacaklar, cennetten çiçek alıp cehennemi yeşertecekler.

 

Bu gerçeğin üzerine gelen nev-i şahsına münhasır bir kimsecik daha var ki, “Delifişek” namını Pozzecco kadar layıkıyla taşıyabiliyor, kalitesinden de ödün vermiyor: evet, o isim, Daniel Hackett. Yarı-devşirme sayılabilecek Hackett, takımın aradığı oyun kurucu, ona hiç şüphe yok. Oyun bilgisi, saha görüşü, pas ve organizasyon içgüdüsü, skora yatkınlığı ve triple-double minvalinde performanslar sergilemesi, o’nu paha biçilmez bir oyuncu yapıyor bu kadro için. Hackett’ın sete set oynanan anlarda da hücuma ve savunmaya kayda değer katkıları var, ama bu konuda en iyisi o değil; Andrea Cinciarini, bu yıl Kaukenas ile beraber direksiyonunu teslim aldığı Reggio Emilia’yı, bir avuç genç yıldız adayını (ki birazdan değineceğimiz “Akrep” Della Valle ve Polonora da o takımın çok kıymetli birer üyesiydi) üç gömlek yukarı çıkartan bir oyun ortaya koyup, İtalya Ligi Finali’ne taşıdı, ve sadece 2 sayıyla şampiyonluğu kaybettiler.

 

Buradaki esas takdir unsuru, Emilia’nın bu başarıyı sadece 1 ABD’li oyuncu ile elde etmiş olması. Oysa rakipleri Sassari, sürü sepet Amerika’lı ve Afrika’lı ismi istihadam ediyordu. Cinciarini’nin son dönemde altyapılardan yetişen en mühim İtalyan playmaker olduğu bir gerçek. Ve tabi set hücumlarında da eşi benzer yok. Ama patlayıcı güç olmak hususunda, Hackett’tan üstün değil. Savunmada da Hackett’ın kimi çapsız hareketlerini itidaliyle telafi edebiliyor, fakat savunma sertliği ve direnci Hackett kadar üst düzey sayılmaz. Dolayısıyla, vaziyete göre seç-beğen-al’cılık oynayacaklar. Takım olma adına, rakibe göre taktik adına böylesi bir alternatif bolluğu da İtalya’nın elini epey rahatlatıyor.

 

Tabi bir “Deli Dumrul” daha var kadroda; panzere benzer fiziğini üstün şutörlüğü ve liderliği ile birleştirebilen genç Sandro Gentile. Babası kadar iyi bir şutör olan, ve ondan fiziksel olarak çok daha büyük avantajları bulunan Gentile, işler sıkışınca seri halinde sayılar buluyor, topa hükmediyor, normalde yapmadığı savunmaya önem veriyor. Genç yaşta bu kadar dominant olmasının sebebi belli; hemen her şekilde skor bulabilecek kadar geniş bir hücum yelpazesine sahip Gentile. Bilhassa penetreleri o kadar güçlü ve korkusuzca ki, böylesi bir pervasızlıkla çoğu zaman rakibini ezip geçiyor, faulleri aldırtıyor. Tabi kalan vakitlerde de bu cüretkar tercihler, Gentile gücünü henüz tam kontrol edemediği için, hücum faul ve top kaybı olarak geri dönüyor. Burada komuta Gentile’de değil, o yüzden benim düşüncem, Gentile’nin sadece olumlu işler yapacağı yönünde.

 

İşin içerisinde Nicolo Melli ve Aradori gibi isimler de var elbette. Aradori her ne kadar Galatasaray macerasında istediğini bulamayıp ayrıldıysa da, topu aldıktan sonra hemen yere vurarak adım alıp başladığı hücumlarda takımına büyük sağladığı faydayı başka birisinin sağlayamayacağı aşikar. Aradori’nin sıkıntısı, konsantrasyon, istikrar ve savunma. Bunları örtmek ise, nişancılığı giderek körleşen (ve icap ettiğinde 3 – 4 – 5 mevkilerinin tamamında iş yapabilecek kadar zeki ve etkili olan) Nicolo Melli’ye düşüyor. Melli, skorda olmasa bile savunmada oldukça sert, amansız bir isim. Tabi oyundan koptuğu kimi anlarda kolayca 4 – 5 faule ulaşabilme sıkıntısı hep bâki; fakat zaten o mevkide ilk tercih, kasap kaptan Mancinelli’nin rolünü devralan Melli olmayacak.

 

O bölgenin ilk hakimi, Gallinari – Datome ikilisinden biri olacaktır. Datome’nin 2 sene evvel kulüp takımında ve Eurobasket elemelerinde ne kadar keskin bir çıkış yakaladığını seyrettik. O çizgisini bozmadan NBA’e gitti, bomboş 2 sene geçirip piyasasını arttırdı, ve Fenerbahçe’ye dev ücretle trasfer olup Avrupa’ya döndü (yanlış anlaşılmasın, esas kalitesinde oynadığı her maç, Datome o paranın hakkını fazla fazla verir). Artık olgunluktan yaşlılığa doğru geçiş yaptığı şu yıllarda, Datome’nin savunma içgüdüsü giderek azalıyor, ama hücumda tam bir oyunbozanlık yapıp rakibin tüm umutlarını tarihe gömecek şut isabetleri yakalıyor. Datome, takımın her anlamda X-Faktör’ü. Bir kez havaya girerse, gerek atletizmiyle (evet o bedende muazzam bir atletizm var), gerek paslarıyla, gerek zeki hamleleriyle gerekse de mesafe tanımaz şutlarıyla tüm surları yıkıp geçiyor Datome.

 

Peki, ana parçalardan ne haber? Gallinari, 2013 eleme gruplarında muhteşem bir takım oyuncusu ve fayda timsali olmayı başarmıştı. İstediğinde 50 sayı atabildiğini zaten bu yıl bize NBA’de gösterdi (ama hepsi bu kadardı, devamı gelmedi). Sakatlıklar yüzünden körelen ateşi, o’nun daha kontrollü ve çapını bilen bir oyuncu olmasını sağladı ve olgunluk evrimi yaşadı Gallinari. Her yerden şut çıkarma furyasında kimseden geri kalmayan Gallinari, motion offense ile elde edilecek her tür müsait pozisyonda rakip potaya nakış gibi üçlükler işleyecektir. Pasörlüğü de takımın diğer yıldızlarından daha iyidir. Savunması da nispeten Belinelli’den üstündür. Hal böyle olunca, Gallinari’nin görünmez kahramanı oynaması hiç de zor değil.

 

Belinelli ise, 2013’te turnuvada elini taşın altına koyup takımını çok üst mertebelere taşımayı başardığı andan beridir, bu ekibin en büyük yıldızı konumuna yükseldi. Nasıl büyük bir şutör olduğunu biliyoruz (NBA All-Star haftasonunda bir adet üç sayı şampiyonluğu da mevcut beyimizin). Hazırlık maçlarında, dribbling’i aniden, apansız kesip el üzerinden öyle amansız şutlar soktu ki, gözlerimize inanamadık. Bencillik konusunda bir vakitler kitap yazacak seviyede olan Belinelli, nihayet takımın bireyden üstün olduğunu kabul etti. Böylece, İtalya da abad oldu.

 

Geçelim uzunlara. Takımın eski usul bir pivotu var: fedakar Cusin. Cusin, hücum ribauntlarında ziyadesiyle etkili bir klasik pota altı bitiricisi. Yetenekten ziyade istikrarla var olan oyunculardan (bana Alman dev Femerling’i anımsatır hep). Bir vakitlerin Marconato’sunun, Chiacig’inin mirasını layıkıyla devraldı ve sürdürüyor. Savunmada tembellik sevmese de, çok etkili olduğunu da iddia edemeyiz. Yine de, oynadıkça pekişiyor savunma ve hücum arzusu. Takım da nihayet 2 sene önce o’nu güzel güzel beslemeyi, pas indirmeyi akıl etti. O günden bugüne, Cusin mutlu, İtalya umutlu.

 

Fakat tabi işin bir de Bargniani yönü var. Hayatı boyunca “savunma” kelimesini gördüğü her yerden köşe bucak kaçıp saklanmış olan Bargniani, buna karşın öyle büyük bir skor tehdidi ki, sakatlıklarına rağmen halen daha NBA’de tutunabiliyor. Sabonis’in izinden gitmek için yetişen Bargniani, büyük yüzdelerle dış şut sokan, pota altında tez ve etkili isabetler sağlayan, fakat hep mücadeleden kaçan bir uzun olduğu için, misyonunun yarısını bile başaramadı. Neyse ki, modern basketbolun tam aradığı türde bir uzun. Burada, savunmada bir nebze olsun varlık gösterebilirse, Cusin’in canı çıkmaz, İtalya da maç kaybetmez. Ama hücumda zaten kafadan bir 10 sayılık katkısı olacaktır en az. Tabi safi bitirici olmayıp müsait pozisyondaki arkadaşlarına da pas indirirse, o da o’nun güzelliği olur.

 

Amedeo Della Valle playing for the Azzurriİki pırıl pırıl genç yetenek var kadroda (Mussini’yi saymazsak, yeni nesilden bu ekibe dahil edilebilecek en iyi oyunculardır kendileri): daha şimdiden en kritik anlarda bile amansızca el üstü basketler bulabilen “Akrep” Della Valle ve yaşına tezaten muhteşem bir olgunlukla oynayıp tüm ribauntları toplayan Polonora. Her ikisi de Reggio Emilia’nın bu yılki macerasında büyük rol üstlendi ve her ikisi de muazzam bir çıkış yakaladı (Della Valle’nin maç kazandıran kim bilir kaç basketine şahit olduk). Ve her ikisine de bu ekipte iş düşecek. Çünkü geniş rotasyon, tıpkı İspanya için de olduğu gibi, İtalya adına olmazsa olmaz bir ihtiyaç. Turnuva bu kadar uzun solukluyken, her türden isme ihtiyaç duyulacak. Hatta bu iki genç biraz daha savunmaya konsantre olabilirlerse, takımın çok sayı yediği anlarda daha şimdiden bu takımda çift haneli dakikalara ulaşabilir, önlerindeki yıldızları geçebilirler. Bunu bilhassa Polonora’dan bekliyorum. Her koşulda, bu ilk Eurobasket macerası onlar için paha biçilmez bir deneyim olacaktır. Bu arada, gençlere yatırım yapmayı tercih edip, ödülünü final oynayarak ve bu gençleri milli formaya kazandırarak alan Reggio Emilia’da en büyük tebrik, takdir ve teşekkürleri sunmayı bir borç bilirim.

 

Yazıda hep yinelenen iki unsur sanırım dikkatinizi cezbetmiştir; oyuncuların bireysel savunma eksiklikleri ve her bir ismin olağanüstü birer dış şut tehdidi arz etmeleri. Şut tehdidi İtalya’yı elit bir takım yapıyor, ama savunma zaafları da bize “böyle elitlik mi olur be arkadaş!” dedirtiyor. Bu meseleleri, takım oyunuyla, bir kimya tutturarak çözme peşindeler, çünkü kimsenin kalkıp bu yaştan sonra savunma alışkanlığını değiştirmeye niyeti yok. Bunun bedelini, hazırlık maçlarında, ilk yarısını 20 küsur sayı önde kapattıkları fakat sonrasında savunma yapamadıkları için kaybettikleri Ukrayna maçında gördüler. Bu yüzden, grupta en az 1 maç kaybedeceklerdir.

 

Peki, akıbetleri nice olur? Gruptan çıkarlar. Hem de güle oynaya. Bizi de, İzlanda’yı da, Almanya’yı da yenerler. Sırbistan’a yenilip, İspanya’yı geçerler ve tüm hesapları karıştırırlar. Ötesi, Hackett-Belinelli-Gentile-Gallinari-Bargniani-Datome altıgenine kalmış. Hepsinin iyi faul attığını unutmayalım (faul atışlarının oyunun ne kadar kritik bir parçası olduğunu da. Ama bence, asgari başarı olarak, Olimpiyatlar’a doğrudan katılma hakkını elde edeceklerdir.

 

Yazarın diğer yazılarına erişmek için tıklayın

 

mail: efe.ozenc@abcspor.com

twitter: @efe_ozenc

1 Yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Son Haberler

*MİA SAN HÖNESS

18 yaşındaki Uli Höness 1970 yılında doğduğu şehrin takımı 1846 Ulm'dan Bayern Münih' e transfer olur. Bir temmuz sabahı,...

KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞAN “RANGERS”

KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞAN “RANGERS” Çocukluğumda ilgi ile takip ettiğim bir takım idi Glasgow Rangers. Şimdiki adı ile “Rangers”. Tugay Kerimoğlu transfer olunca daha da...

TERLİKLİ DAMAT

Aslında Fenerbahçe doğru transfer dokunuşları yaptı sezon öncesi. Kangrenleşen sol bek sorununu iki tane iyi isimle çözdü. Stoper sıkıntısı Jailson, Gustavo ve Ozan ile...

ERROR BULUT

ERROR BULUT Yüz güzelliği mi iç güzelliği mi meselesiyle uzaktan- yakından bir alakası yok ama "boyu mu, işlevi mi" meselesini çok andıran bir sorunsal daha...

AYAN, PİNHAN VESAİRE

AYAN, PİNHAN VESAİRE “Reklam, talep yaratma sanatıdır.” American Marketing Association (AMA) reklamı bu sözlerle tanımlar. Reklam ve genel olarak pazarlamayı ele aldığınızda en kısa ve en efektif...

Benzer Konular