KURNAZ TİLKİ, DEVRİMCİ VE KUTSAL BİR ADAM

13/09/2018          

KURNAZ TİLKİ, DEVRİMCİ VE KUTSAL BİR ADAM

Bu özelliklerin hepsinin aynı kişide toplanması zor gibi görünebilir ama İtalyan sitesi L’ultimo Uomo’da (Son Adam) Giuseppe Pastore’nin bu yılın Şubat ayındaki yazısının başlığı bence gayet uygun düşmüş. 2002’nin serin ve yağışlı bir Nisan günü İtalya’ya uzun yıllar kalmak üzere ilk adımlarımı attığımda Beşiktaş için kabus gibi bir sezonun da son haftalarıydı. Bir sonraki sezonun aynı zamanda 100. Yıl olması da kulüp ve camia üzerinde haliyle baskı yaratıyordu. Ayrıca Daum’un ikinci Beşiktaş seferi de bekleneni verememiş, Türk insanının zaaflarını iyi çözen kurnaz Alman’ın artık miadı dolmuştu. Tam da bu ahval ve şerait altında beklenmeyen (veya beklenen) oldu ve an itibariyle 40 yıldan uzun bir süredir kaderi Galatasaray’ın kaderiyle örtüşen ‘devrik imparator’ İtalya’da Milan’ın derin kulüp darbesiyle görevinden alınmasının ardından kredisinin hiç bitmediği yuvasına dönmüştü. Tabii bu durumda kulübü şampiyon yapsa bile lobisi ve hamisi olmayan Lucescu’ya kapı gösterilmişti.

 

Şampiyon bir takımdan kovulmanın pek de yaygın olmadığı o dönemde maruz kaldığı bu davranışın karşılığını vermek içinse önünde açılan kapı Beşiktaş oluyordu. Tabii ben de heyecanla o zaman yarım yamalak İtalyancamla futbol bilgisine güvendiğim insanlara her ne kadar iki yıldır Türkiye’de olsa da Lucescu’yu sormaya başlamıştım. Hepsinin ortak noktası futbol bilgisine duydukları saygıydı. Bu bana ilginç gelmişti çünkü İtalya’da geçirdiği yıllarda Pisa, Brescia, Reggiana ve kısa bir süre için Inter’i çalıştırmış ama çok da büyük bir başarı elde etmemişti. Hatta İtalya serüveninin başladığı 1990 yılında teknik direktörlük koltuğuna oturduğu AC Pisa 1909 sezon sonunda küme düşüyor ve ardından uzun yıllar gönül bağlarının devam edeceği inişli çıkışlı Brescia yılları başlıyordu. O Brescia ki benim 5 yıl yaşadığım şehir olmanın yanısıra orada bulunduğum dönemde Guardiola ve Roberto Baggio gibi iki yıldızı da kariyerlerinin sonbaharında kadrosunda barındırıyordu. Yanarım o yıllarda Milano’da Okan ve Emre’den dolayı Inter’in birçok maçını izlediğime ama Brescia’nın bir maçına bile gitmediğime…

 

Filmi biraz geri sarınca Çavuşesku Romanya’sında Dinamo Bükreş formasıyla kazandığı 6 lig şampiyonluğu ve Romanya kupası, ardından yine aynı takımın hocası olarak Romanya’da komünizmin yıkıldığı 1989-1990 sezonunda lig şampiyonluğu ve Romanya kupası üzerine bir de Kupa Galipleri Kupası’nda oynanan yarı final geliyordu. Yani 45 yaşında futbolcu ve teknik direktör olarak gayet kalburüstü bir kariyerden söz edebiliriz. Ardından yukarıda sözünü ettiğim gel-gitli İtalya macerası ve sonunda belki de uzun yıllarını geçirebileceği ama şark zihniyetinin bezdirdiği ve en sonunda adeta kaçarcasına terk ettiği Türkiye. 100. Yılda unutulmaz Galatasaray maçının ardından bütün sezon tek mağlubiyetle gelen şampiyonluk ve istim üzerinde Şampiyonlar Ligi’nde gruptan çıkmanın kıyısından dönüp UEFA Kupası’nda çeyrek final oynayan bir takımdan birdenbire 25 Ocak 2004’teki 5 kırmızı kartlı Samsun faciasına savrulan ve bir daha uzun süre toparlanamayan bir kulüp.

O sezonda nelerin yaşandığını her zaman çok merak ettim ama malum Türkiye’de gerçeklerin eninde sonunda ortaya ÇIKMAMAK gibi kötü bir huyu olduğu için Lucescu da zehir zemberek sözlerle ama arkasına bile bakmadan çekip gitti. Bu kadar iyi bir hocayı kaybetmekten dolayı ne kadar üzüldüğümü iyi hatırlıyorum. Zago, Giunti ve Pancu’yu takıma kazandıran, Sergen’e ikinci baharını yaşatan, Nouma’nın taraftarın gönlünde taht kurmasını sağlayan hoca olarak da İnönü gökkubbesi altında hoş bir seda bıraktı.

 

Ardından tarihe geçmesini sağlayan 12 yıllık ve 573 maçlık Shakhtar Donetsk macerası başladı. Bu sürede 1’i UEFA Kupası olmak üzere toplam 22 kupa kazandı ve Ukrayna’da 2008 – 2014 arasında 7 kez ‘yılın teknik direktörü’ seçildi. Özellikle Brezilyalı oyuncuları çok başarılı bir şekilde takıma monte edip onlardan müthiş bir verim alması da ne kadar iyi bir hoca olduğunu gösteriyordu. Ferguson, Wenger, Ancelotti e Mourinho’nun ardından Şampiyonlar Ligi’nde 100’den fazla maça teknik direktör olarak çıkan beşinci hoca olması da cabası. 2015 yılında patlak veren Rus – Ukrayna savaşında en çok etkilenen şehirlerden bir tanesi olan Donetsk’in takımı o dönemde yıldızlarını bir bir kaybedince Lucescu da Türkiye’den önceki son durağı Zenit’e gitti ve ligi 3. Bitirdi. Devamında ise bildiğiniz gibi Beşiktaş’ın 8 yılını heba eden ve 2004’teki o meşum sezondan sonra başkanlık koltuğuna oturan Demirören kaderin garip bir cilvesiyle Kebapçı Selahattin’le yaptığı meydan muharebesinden ağır yaralı ayrılan ‘imperatore’nin yerine Lucescu’yu göreve çağırıyor, o da bu maddi açıdan yağlı daveti 72 yaşında geri çevirmiyordu.

 

Bana sorarsanız da Lucescu’nun en önemli özelliği çok uyumlu ve enternasyonal bir adam olması. Belki biraz daha Doğu Avrupa – Latin kültürüne yatkın bir tarafı var ama soğukkanlılığı ve polemikten fazla hoşlanmaması da ciddi artıları. Bir de dayanıklılığına değinmeden geçemeyeceğim. Ciddi bir trafik kazası geçiren, iskemi sorunu yaşayan, bir diktatörlük, bir iç savaş ve Türk futbolunun entrikalarını yaşayıp da ayakta dimdik durabilen bu adam kendisi için ‘sanırım ben de biraz deliyim, ama sakin bir deli’ diyebilecek kadar da kendisiyle barışık. Geçen akşam ‘Futbolun Süperleri’ isimli medya şovunda sanki Oscar törenine giden kırmızı halının üzerinde bütün cakası ve mimikleriyle yürüyen ve hatta bir hayranını terslemeyi de ihmal etmeyen Fatih Terim’den sonra gayet rahat tavırlarla imza dağıtan adam da Lucescu.

 

Bu yazdıklarım tabii ki muhteşem bir geri dönüş yaptığımız 3-2’lik İsveç maçı sonrasına denk geliyor ama anlattığım adamın kariyeri sadece günübirlik yaşayan insanların ülkesinde yeni bir yapılandırmaya gittiği milli takımdan ibaret değil. 55 yıldır futbolun içinde olan, vizyonuyla, kültürüyle ve tevazusuyla o dünyada haklı bir isim yaratan birisinden söz ediyoruz. Başta ben de gelişini kuşkuyla karşılayıp tamamen ‘duygusal’ sebeplere bağlasam da sanırım bu ‘savaşçı’ hala bir şeyler ispat etme derdinde. Umarım yanılmıyorumdur ve umarım bu sefer bu ülke bu adama ayıp etmez ve o da bu ülkeye tekrar bir ‘Milli Takım’ı olduğunu hatırlatıp heyecanlandırır.

Yazarın diğer yazıları için tıklayın

mail: gorkem.isik@abcspor.com

twitter: @

 

YORUMLAR