https://abcspor.com/wp-content/uploads/2020/11/ataturk.jpg

QUO VADIS

Okunması Gerekenler

QUO VADIS

Kadim Hristiyanlık öğretisinde Aziz Petrus’a atfedilen yeniden ve dirilen İsa’ya sorduğu iddia edilen bu soru (Quo Vadis: Nereye gidiyorsun?) kutsal kitaplarında da yer bulmuş ve İsa verdiği cevap ile her yolculuğun aslında başladığı yerde, yani gönderenin huzurunda bittiği vurgusu yapmıştır.

Bu soru zamanla orijinal bağlamından, tam olmasa da biraz koparılmış ve ne olacak bu gidişatımız, nereye varacak sonumuz gibi toplumsal ve kişisel sorunları barındıran retoriğe dönüşmüştür.

2016 senesi dünya futbolunda bence yol ayrımının yaşandığı önemli senelerden birisi idi.
Euro 2016 sonrası İtalya’dan ayrılan ve Chelsea ile anlaşan Conte, daha önce Bayern’den ayrılacağı açıklanan ve City ile anlaşan Pep ve 8 ay önce Rogers yerine Liverpool’un başına geçen, ilk sezonunda Liverpool’a Avrupa Ligi Finali oynatan Klopp aynı anda Premier Lig’de buluşuyorlardı.

2015’te Mourinho Chelsea ile üçüncü Premier Lig şampiyonluğunu kazanmıştı ama 2016 yılı Top 6 adlandıracağımız İngiltere’nin büyükleri için hiç de iyi gitmemişti. Amerikalıların “fairy tale” yani “peri masalı” diye adlandırdığı durumu en iyi anlatan ve kanaatimce hala daha üzerine çıkılmamış ve çıkılması da pek mümkün gözükmeyen bir mucize ile Leicester City Ranieri yönetiminde PL şampiyonu olmuştu.

Bu bir mucizeydi ama endüstriyi yönetenler açısından sürekli olarak istenilen bir durum muydu onu bilemeyiz, onu komplo teorisyenleri cevaplayabilir ama PL’nin sonraki 10 yılını o yaz mevsiminin belirlediği aşikardır.

Liverpool’u yöneten Fenway Group tam bir Moneyball seçimi yaparak bilgisayara hoca tayin ettirip Klopp’u getirmiş ve Boston Red Sox’u 3 kez şampiyon yapan yöntemi PL’ye taşımıştı. Daha sonraki yıllar Moneyball’u haksız çıkarmayacak ve Liverpool’u hem oyun hem de sonuç olarak eski günlerine geri dönmüş görecektik.

Mourinho’dan boşalan koltuğa Juventus ile rekorlar kıran Conte’yi getiren Chelsea o dönemki sahiplerinin makyevelist düşünce yapısını devam ettirme yöntemini seçmiş ve sene sonunda rekorlar kırarak PL’yi kazanmıştı.

Körfez Sermayesi’nin o dönemki amiral gemisi Manchester City ise Pep ile gireceği 10 senelik tünelin akıbetinin ne olacağını o günlerde kestirebiliyor muydu bundan emin değilim! Takımı devraldıkları 2008 sonrası Mancini ve Pellegrini ile çalışan City belki 44 sonra ilk şampiyonluğunu yaşayacaktı ama bu sürdürülebilir miydi?

İşte bu ortamda başlayan rekabet zamanla takım ve oyuncuların rekabeti olmaktan çıkıp hocaların mücadelesine dönüştü.

Zamanla Emery, Pochettino, Mourinho, Arteta, Tuchel gibi figürler de katılmış olsa da Conte’nin ayrılığı sonrası PL iki başlı bir yarışa dönüştü.

Conte PL’ye evirdiği 3-4-3 ile o dönem için devrimci bir hareketle bir sezonda en çok lig maçı kazanan hoca olarak şampiyon oluyordu ama özellikle saha dışı sıkıntıları sebebi ile bu devrim sürdürülebilir olamıyordu.

Asıl mücadele Pep ve Guardiola arasında geçecekti.
Futbol özellikle 2000’li yılların başında pastanın da büyümesi ile oyun odaklı olmaktan çıkarak skora endekslenen bir endüstriye dönüşmüştü. Daha önce de yazdığım gibi Amerikanizasyonun da etkisi ile kutuplar oluşturulup sporu bunun üzerinden pazarlama taktiği ile ilerlemeye başlamıştı.

Bunun ilk aktörleri Messi ve Ronaldo (CR7) oldu.
Futbol taraftarlığı (takım değil futbol) bu iki adam üzerinden okunmaya başladı. Aşağı yukarı 2004 senesinden 2018’e kadar bu rekabet devam etti ve oyuncuların yaşlanması ile yavaştan gazı kaçarak tarihteki yerini aldı.

İşte tam da bu esnada bu rekabetin yerine yenisini koymak isteyen sektör paydaşları için biçilmiş kaftan Klopp-Pep rekabeti oldu.

Sosyal medya kullanımının ve bilgiye erişimin artması, izleyici profilinin değişmesi, alttan gelen yeni tür taraftar profilinin dikkat sürelerinin ve uyaran sayılarının ters orantıya girmesi sebebiyle tribüne seyirci çekmenin zorlaşmaya başlaması gibi sebepler karar vericileri yol ayrımına itti.

Ya yeni oyuncu rekabeti pompalanacaktı ya da Pep-Klopp rekabeti parlatılacaktı. Bence burada doğru seçimi yaptılar çünkü 2010’lu yılların sonuna doğru artık star diyeceğimiz karakterler oyunculardan ziyade hocalardı çünkü futbol yeşil sahada oynanan bir satranca dönüşmüştü. Yukarıda bahsettiğim gibi bilgiye erişimin kolaylaşması sonucunda neredeyse herkes aynı antrenmanı yaptırıyor, herkes aynı şekilde besleniyor ve dinleniyordu. Farkı yaratan bu faktörleri nasıl yorumladığın ve rakibinin hamlelerine nasıl cevap verdiğindi.

Zıt kutupların birbirini çekmesi gibi tezat oyunlar oynatan bu iki adam oyunu güzelleştiren ana faktörler ve aktörler oldular.
Gegenpress diye de adlandıracağımız yüksek tempolu, prese dayalı ve patlayıcı kanatlarla skora giden bir geçiş oyununu tercih eden Liverpool ile artık herkesin ezbere bildiği La Masia kültürünü Premier Lig’e taşıyan Pep arasında geçen yıllara tanık olduk. Yıllar içinde oyunlarına rötuş yapsalar da hep birbirlerinin antidotunu bulmaya çalışarak ama karşılıklı saygı ve hayranlığı yitirmeden mücadele ettiler.

Birbirlerine rakip olarak geçirdikleri 8 tam sezonda Pep sezon başına ortalama 89,5 puan toplarken Klopp 82 puan topladı. Klopp ayrıldıktan sonraki 2 sezonda Pep’in ortalaması 87,8’e düştü. Yani aslında bu rekabet onları ayakta tutuyor ve mükemmele ulaşmaya itiyordu. Bugün herkes Klop gitti Pep şampiyonlukları dağıtıyor diye düşünse de ben Pep’in performansının düşmesinde Klopp’un gidişinin yaratmasını beklediğimiz anaforun kendi takımından çok rakibinde yarattığı etki olduğunu düşünüyorum. Rakibinin gücü ve kendini sürekli yenileme potansiyeli bu iki adamı sürekli formda tuttu ve PL’deki devrimin yolunu döşedi.

Bugün, Pep’in vedasının ardından yapılan güzellemeleri izliyoruz ve okuyoruz. İngiltere’de futbolun kitabını nasıl yeniden yazdığını anlatıyorlar, oyunun kaderini değiştirdiğini söylüyorlar ama yukarıda bahsettiğim rekabetin bu başarıdaki payını pek de görmek istemiyorlar gibi geliyor.

Daha önce defalarca yazdığım gibi Pep modern futbola damga vurmuş devrimci bir hocadır. Sadece İspanya ve İngiltere’yi değil o futbolu ekran başında izleyen birçok hocayı etkileyerek onların kariyer yollarını şekillendirmiştir. İnsanların, o kadro kimde olsa zaten şampiyon olur, dediği birçok kadroyu aslında kendi dokunuşları ile yükseltmiş olmasına rağmen sıkı rekabetin varlığı başarıda önemli bir faktördür.

Peki bundan sonra ne olacak?

Star futbolcuların rekabetinden star hocaların rekabetine evrilen futbol 2026 yazında bu iki star hocanın evlerinde oturacakları bir sezona merhaba diyecek. Biz bu durumda tekrar futbolcuların rekabetine mi döneceğiz yoksa sahada hocaların satrancını izlemeye devam edip oradan bir reyting mi çıkaracağız? Asıl soru bu olacak…
PSG-Bayern eşleşmesi bize biraz ipucu verir gibi oldu. Hocaların da kontrolünden çıkan 70’lerin git gelli sokak oyununa dönen futbol o iki maç özelinde bizlere “acaba” mı dedirtti. Yeni neslin ilgisini çekmek belki de ancak bu şekilde olacak çünkü kabul etmemiz gereken bir gerçek varsa, o da günümüz futbolunun, kabuk değiştirmemesi halinde, günlük hayattaki rakiplerine (diğer uyaranlara) koltuğunu kaybedeceğidir.

Bütün bunların ışığında başa dönüp Quo Vadis sorusunu sorduğumuzda şu cevapları verebiliriz:

• Yakın bir gelecekte Pep kendini yaratan Cruyff ve Barcelona’ya borcunu ödemek için doğduğu yere dönüp son bir dans yapacaktır. Flick sonrası dönemin ilk tercihi olacaktır ki zaten şimdi bile bütün röportajlarda gazeteciler tarafından sorular sorulmaya başladı.
• Oyun bir süre daha star futbolcu rekabeti olmadan devam edecektir ki, oyunu çekici hale getirmeden bunu yapmak için zaman erkendir.
• Pep-Klopp sonrası hocalar arası rekabetin gidişatı nasıl olacak sorusunun cevabının ipuçları PSG-Bayern maçlarında gizlidir. Bizim taraftar kitlesi olarak futboldan uzaklaştığını düşündüğümüz yeni nesil aynı zamanda futbolu sahada oynayan insanların da içinde bulunduğu nesildir. Bunları birbirinden ayrı düşünmek çok sağlıklı değildir. İşte bu sebepten hocaların taktiksel sıkıcı satranç stratejilerini uygulama(ma) konusunda orta ve uzun vadede oyunculardan reaksiyon gelecektir. Buna adapte olabilen hocalar yeni rekabeti oluşturacaktır.
• Genel olarak futbol nereye gidecek sorusunun cevabını vermek kolay değildir. Bu iş IFAB ya da FIFA’nın salt kural değişiklikleri ile yapabileceği basitlikte bir konu değildir. Ekranda ya da stadyumda canlı maç izlemeye rakip olarak günlük hayatımızda var olan tüm uyaranlara karşı 150 yıllık bir geleneğin devamını zarar görmeden devam ettirebilmek çok çok çaba isteyen bir meydan okumadır. Zaten bu konudaki performans futbolun geleceğini belirleyecektir. Beceremezlerse futbol da her doğan gibi başa dönüp yok olacak, tarihin tozlu sayfalarındaki yerini alacaktır.

Herkese sıhhat, akıl, spor ve huzur dolu günler diliyorum.

Yazarın diğer yazıları için tıklayın

mail: osman.cetin@abcspor.com

twitter: @msdoc78

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Son Haberler

MANŞ DENİZİNDE FUTBOL CENNETİ: JERSEY ADASI

Futbol dendiğinde hepimizin aklına ilk olarak tepe ülkeler; Arjantin, İngiltere, İspanya, Almanya , İtalya, Fransa, Brezilya gibi ülkeler gelir. Ancak...

Benzer Konular