2.50 Metre Neden Geçilemiyor? Yüksek Atlamanın 33 Yıllık Gizemi
Duplantis’te “Rekor nereye kadar gider?” diye sorarken, yüksek atlamada bambaşka bir soru soruyoruz”: Neden 33 yıldır ilerlemiyor?
Javier Sotomayor’un 2.45 metrelik dünya rekoru, 27 Temmuz 1993’ten beri ayakta. Üstelik bu rekor kırıldığında internet, akıllı telefonlar, gelişmiş hareket analiz sistemleri ve bugünkü spor biliminin sunduğu teknolojilerin çoğu henüz hayatımızda bile yoktu.
Ama aradan geçen 33 yılda hiçbir atlet 2.45 metreyi geçemedi.
İşte asıl merak edilen de bu: İnsanlık yüksek atlamada fiziksel bir sınıra mı ulaştı, yoksa 2.50 metre sadece doğru atletin ortaya çıkmasını mı bekliyor?
** Gelin, bu gizemin temel nedenlerine bakalım.
2.50 metre neden bu kadar zor?
2.45’ten 2.50 metreye çıkmak, kağıt üzerinde sadece 5 santimetrelik bir fark.
Ama yüksek atlamada bu 5 santimetreyi kazanmak, “biraz daha fazla zıplamak” anlamına gelmiyor. Atletin yaklaşma hızını doğru şekilde kullanması, tek ayakla yaptığı kalkışta yeterli dikey hız üretmesi ve havada vücudunu çıtanın üzerinden mümkün olduğunca verimli geçirmesi gerekiyor.
Üstelik bütün bunların birkaç saniyeden çok daha kısa bir bölümünde gerçekleşmesi gerekiyor.
Buradaki en önemli farklardan biri de sırıkla atlamayla karşılaştırıldığında ortaya çıkıyor. Sırıkla atlamada atlet, koşuda ürettiği enerjinin bir bölümünü sırığa aktarabiliyor. Sırık bu enerjiyi depolayıp tekrar yukarı doğru kullanıyor.
Yüksek atlamada ise böyle bir yardımcı yok. Atlet ne kadar hız, kuvvet ve teknik üretebiliyorsa, elindeki kaynak o.
Fosbury Flop neden bu kadar önemli?
Yüksek atlamanın bugünkü halini anlamak için Dick Fosbury’yi hatırlamak gerekiyor.
1960’larda Fosbury’nin geliştirdiği ve daha sonra “Fosbury Flop” olarak adlandırılan teknik, yüksek atlamayı adeta yeniden yazdı.
Atlet çıtaya yüzü dönük geçmek yerine sırtını çıtaya dönüyor ve vücudunu havada kavisleyerek geçiriyor.
Bunun arkasında çok basit ama önemli bir fizik var: Amaç sadece daha yükseğe çıkmak değil, çıtayı mümkün olduğunca düşük bir ağırlık merkeziyle geçebilmek.
Baş, omuzlar, sırt, kalça ve son olarak bacaklar çıtanın üzerinden farklı anlarda geçiyor. Böylece atlet, vücudunun tamamını aynı anda yukarı taşımak zorunda kalmıyor.
Bugün elit yüksek atlamacıların tamamına yakını bu tekniğin farklı versiyonlarını kullanıyor.
Dolayısıyla artık mesele yeni bir teknik bulmaktan çok, mevcut tekniğin her ayrıntısını mükemmelleştirmek.
Asıl savaş havada değil, yerde
Yüksek atlamayı izlerken gözümüz genellikle atletin havadaki hareketine takılıyor. Oysa kritik bölüm çok daha erken başlıyor: yaklaşma koşusunda.
Atlet mümkün olduğunca yüksek yatay hız üretmek zorunda. Fakat bu hızı kalkış sırasında dikey harekete dönüştürebilmesi gerekiyor. Çok fazla yatay hız, kalkışı bozabilir.
Yeterince hız üretememek ise ulaşılabilecek yüksekliği baştan sınırlar. İşte elit atletler arasındaki farkın ortaya çıktığı yerlerden biri tam olarak burası.
Biyomekanik çalışmalar da başarılı ve başarısız atlayışlar arasındaki farkların yalnızca havadaki pozisyondan değil, yaklaşma ve özellikle kalkış aşamasındaki hareketlerden kaynaklandığını gösteriyor.
Yerçekimi de işin içine giriyor
Kalkıştan sonra atletin yanında artık yalnızca yerçekimi var.
Yerçekimi yaklaşık 9.81 m/s² ve atlet havaya çıktıktan sonra sahip olduğu dikey hız sürekli azalıyor.
Bu nedenle yüksek atlamada dikey kalkış hızı kritik. Daha fazla dikey hız, daha fazla yükseklik anlamına geliyor. Ancak bunun için de çok kısa bir zaman içinde zemine ciddi miktarda kuvvet uygulamak gerekiyor.
Burada ise insan vücudunun başka bir problemi ortaya çıkıyor: Güçlü olmak zorundasınız ama gereğinden fazla ağır da olamazsınız!.
Elit yüksek atlamacıların fiziksel profili bu nedenle oldukça özel. Yüksek güç, patlayıcılık, hız ve mümkün olduğunca düşük gereksiz vücut kütlesi.
Kısacası ideal yüksek atlamacı: Hafif ama güçlü. Hızlı ama kontrollü. Patlayıcı ama teknik. Bu kombinasyonu bulmak ise hiç kolay değil.
2.45’ten 2.50’ye çıkmak neden bu kadar büyük mesele?
Sotomayor’un 2.45 metresini düşünelim. Çıtayı 2.50’ye koyduğunuzda yalnızca 5 santimetre ekliyorsunuz.
Ama bu 5 santimetreyi kazanmak için atletin biraz daha yükseğe zıplaması yetmiyor.
Daha iyi bir yaklaşma gerekiyor. Daha iyi bir kalkış gerekiyor. Daha fazla dikey hız gerekiyor. Ve havadaki hareketin daha verimli olması gerekiyor.
Üstelik yüksek atlamada birkaç santimetrelik teknik hata bile bütün denemeyi bitirebiliyor.
Bu yüzden 2.45 ile 2.50 arasındaki fark, rakam olarak küçük görünse de performans açısından oldukça büyük.
Peki insan vücudu 2.50’yi geçebilir mi?
Bugün elimizde “insanın yüksek atlamada sınırı 2.45 metredir” diyebileceğimiz hiçbir bilimsel veri yok. Tam tersine, mevcut biyomekanik bilgiler 2.50 metrenin fiziksel olarak mümkün olabileceğini düşündürüyor.
Ancak bunu gerçekleştirmek için yalnızca güçlü bir atlet yetmiyor. Doğru fiziksel özellikler, doğru teknik, doğru yaklaşma hızı ve kusursuz bir kalkışın aynı kişide birleşmesi gerekiyor.
Belki de sorun insan vücudunun sınırı değil. Belki henüz o kombinasyona sahip atlet ortaya çıkmadı.
Sotomayor’u bu kadar özel yapan neydi?
Sotomayor yalnızca çok iyi bir atlet değildi. Uzun boyu, patlayıcı gücü, koordinasyonu ve tekniği onu döneminin çok ötesine taşıdı.
World Athletics kayıtlarına göre 27 Temmuz 1993’te Salamanca’da 2.45 metreyi geçti. Daha da ilginci, Sotomayor erkekler yüksek atlamada 8 feet’i, yani 2.438 metreyi aşan ilk ve hala tek atlet.
Bu bile 2.45’in ne kadar sıra dışı bir performans olduğunu anlatmaya yetiyor. Çünkü bu sadece bir dünya rekoru değil. İnsan vücudunun dikey sıçrama kapasitesinin ulaştığı en uç noktalardan biri.
Peki 2.50’yi kim geçecek?
İşte cevabını henüz bilmediğimiz soru bu.
Belki mevcut atletlerden biri. Belki henüz genç yaşlarda olan ve önümüzdeki yıllarda ortaya çıkacak bir isim.
Belki de bugün başka bir branşta olan bir sporcu. Ama bir gün 2.50 geçildiğinde, yalnızca yeni bir dünya rekoru görmeyeceğiz.
33 yıldır aynı yerde duran çıtanın neden bu kadar zor aşıldığını da biraz daha iyi anlayacağız.
Çünkü belki de 2.50 metre insan vücudunun kesin sınırı değil. Belki sadece bugüne kadar ulaşabildiğimiz sınır.
Ve belki de yüksek atlamanın asıl gizemi tam olarak burada: İnsan gerçekten ne kadar yükseğe zıplayabilir?
