Demir Perde’den Çim Kortların Kraliçesine: Martina Navratilova
Spor tarihi, sadece yetenekle değil, coğrafyanın ve politikanın insan omurgasına yüklediği ağır yüklerle yazılan hikayelerle doludur. Bazı sporcular sadece raket sallar, bazıları ise tarihin akışını kendi elleriyle büker.
Martina Navratilova, doğum kartındaki adıyla Subertova, tam da ikinci gruba giren; Doğu Avrupa’nın o boğucu gri komünist rejiminden tırnaklarıyla kazıyarak çıkıp dünyanın tepesine tırmanan, çağının çok ötesinde bir devrimciydi!.
Bir Boşanmanın ve Alp Dağları’nın Değiştirdiği Rota
1956 yılında Çekoslovakya’nın başkenti Prag’da dünyaya geldiğinde hayatı muhtemelen tamamen farklı bir yöne akabilirdi. Öz babası ve annesi kayak eğitmenleriydi. Henüz üç yaşındayken anne ve babası boşandı ve annesi Miroslav Navratil ile evlendi. Soyadı değişti, ama hayati kırılma bundan ibaret olmadı; üvey babası Martina’yı tenis oyunuyla tanıştırdı ve ilk koçu oldu.
Şimdi düşünün; o evlilik yolunda gitse, belki Martina Subertova olimpik bir kayak sporcusu olarak Alp Dağları’nın karlarına hapsolacak, tenis dünyasının önünden hiç geçmeyecekti bile!.
Komunist Rejimin Gölgesinde
Ancak o tenis kortunu seçti. Yalnızca seçmekle kalmadı; 15 yaşında ulusal şampiyon oldu, 1975’te profesyonelliğe adım attı. Daha genç yaşlarda Avustralya Açık ve Fransa Açık’ta finaller görmeye başladı. Fakat popülerleştikçe çevresi genişliyor, kazandıkça o ülkeden diğerine özgürce seyahat ediyordu. O dönemin Çekoslovakya Tenis Federasyonu’nun katı komünist başkanı Antonin Bolardt, genç oyuncuyu disipline etmek ve kontrol altında tutmak adına seyahat kısıtlamaları da dahil bir dizi baskıcı önlem getirdi.
O dönemde tenisin kalbi ve ana damarı Amerika Birleşik Devletleri’ydi. ABD’ye girişle ilgili yasaklar veya kısıtlamalar, kariyerin başlamadan bitmesi anlamına geliyordu. Çekoslovak yetkililer, Martina’nın kafasında ülkeden kaçma fikri olduğunu çoktan sezmişti; kendisine ve ailesine yönelik örtülü tehditler artmıştı.
Bir karar vermesi gerekiyordu ve bu kaçış, yıllar sonra Naim Süleymanoğlu’nun Melbourne’deki Dünya Halter Şampiyonası sırasında Türk büyükelçiliğine sığınarak başlattığı o nefes kesen firar hikayesini andıran, gencecik bir bedenin sisteme başkaldırı mücadelesi olarak tarihe geçti.
“Demir Perde”ye Karşı Sam Amca’nın Yeşil Kartı
6 Eylül 1975’te US Open yarı finalini kaybettikten sonra New York’taki göçmen bürosuna giderek tabiiyet değiştirme isteğini açıkça belirtti. Soğuk Savaş’ın en sert günlerinde, Amerika, bu yükselen yıldız adayını tabii ki kaçırımadı!.
** Bürokrasi olağanüstü bir hızla işlese de (sadece bir ay içinde süresiz oturma ve çalışma izni verildi), o süreç detaylara girince o kadar da kolay değildi!.
Gizli Operasyon ve “Ajan” Şüphesi: INS (Göçmenlik Bürosu) ve FBI ajanlarıyla yapılan gizli görüşmelerde, yetkililer ondan resmi olarak “Komünist casusu olmadığını” kanıtlayan evraklar imzalamasını istedi.
Bir Ay Saklanmak Zorunda Kaldı: İltica ettikten hemen sonra Çekoslovak rejiminin kendisini kaçırıp ülkeye zorla geri götüreceğinden korktuğu için, Amerikan güvenlik güçlerinin koruması altında yaklaşık bir ay boyunca gizli yerlerde yaşadı; Çek ajanlar günlerce peşindeydi.
Ödül Paralarına El Kondu: Komünist rejimin katı kuralları yüzünden o güne kadar kazandığı turnuva ödüllerinin çok büyük bir kısmına devlet el koydu.
Amerika’ya ayak bastığında cebinde neredeyse sıfır dolar vardı ve rejim onu resmi olarak “vatan haini” ilan edip 2 yıl hapis cezasıyla tehdit ediyordu.
Efsanevi Rekabet: İki Zıt Kutup, Tenisi Büyüten Kelebek Etkisi
Ayağına vurulmaya çalışılan prangadan kurtulduktan sonra zirveye doğru nefes kesen o tırmanış başladı. İlk Grand Slam şampiyonluğunu 1978 Wimbledon’da, finalde büyük rakibi Chris Evert’ı yenerek kazandı ve kariyerinde ilk kez dünya 1 numarasına yerleşti.
Chris Evert ile aralarındaki o destansı rekabet, günümüz futbolundaki Messi-Ronaldo çekişmesi gibi yankı uyandırırken, hem birbirlerini hem de tenisi bambaşka bir boyuta taşıdılar.
Evert alımlı, çekici, Florida’nın zengin sahil şehrinden gelen, koyu Cumhuriyetçi bir ailenin kızıydı; toprak kortların ve çift el backhand’in ustasıydı. Navratilova ise erkeksi auraya sahip, atletik, soğuk bir Doğu Avrupa ülkesinde hayatta kalma mücadelesiyle pişen bir solaktı. Servis-vole oyununu çim kortlarda sanat haline getirmişti. 1981 yılında, ABD vatandaşlığını aldığı dönemde biseksüel olduğunu da cesurca açıklayarak spor dünyasında tabu yıkmıştı!.
1975’ten 1987’ye kadar, tam 12 yıl boyunca (aradaki 23 hafta hariç) dünya sıralamasının zirvesini kimselere bırakmadılar. 1981 Avustralya Açık ile 1985 Wimbledon arasında oynanan üst üste 15 Grand Slam’i onlardan başkası kazanmadı.
Taa ki 1990’lara doğru Steffi Graf sahneye çıkana dek… Navratilova son tekler Grand Slam’ini 1990 Wimbledon’da kazandı, hatta 1994’te bir kez daha final oynadı; ama prime dönemi şüphesiz 1980’lerdi. Özellikle 1982 sezonunda oynadığı 93 maçın 90’ını kazanıp 15 kupa kaldırması, ertesi yıl 87 maçın 86’sını kazanarak üst üste 6 Slam alması, onu ulaşılması imkansız bir ikona dönüştürdü!.
Süper yıldız kavramının henüz tenis dünyasında olmadığı bir devrin (sosyal medya, internet yok), gerçek anlamda ilk küresel süper yıldızıydı. Yalnızca teklerde değil, çiftler ve karışık çiftlerde de asla fren yapmadı. Margaret Court ile birlikte her üç kategoride de Grand Slam kazanan tarihteki iki oyuncudan biri oldu.
11 Yıl Sonra Gelen Prag Dönüşü ve Tarihle Barışma
Martina’nın hikayesindeki en travmatik eşiklerden biri de 1986 yılında yaşandı. İltica ettikten koca bir 11 yıl sonra, Federasyon Kupası (Fed Cup) için ilk kez Prag’a, doğduğu topraklara ayak basması tam bir psikolojik savaş sahnesiydi.
Kendi halkı ve devlet protokolü onun adını hoparlörlerden anons etmekten bile kaçınmış, tribünler başlangıçta derin bir sessizliğe bürünmüştü. Ancak sonrasında Prag seyircisinin ona ayağa kalkıp dakikalarca alkışlaması, tarihin en duygusal ve barışma odaklı spor anlarından biri olarak kayıtlara geçti.
Yıl 2008’i gösterdiğinde ise çarklar tamamen tıkırına oturdu. Artık ne onu kısıtlayan bir rejim vardı ne de o eski komünist Çekoslovakya. Çek Cumhuriyeti, tıpkı Martina’nın 1970’lerde o karanlık gecede düşlediği gibi özgür bir ülkeydi.
Otuz yıl önce zorla elinden alınan pasaportunu gururla geri aldı.
Sporcudan Çok Daha Fazlası
Onu sadece kazanılan kupalarla, rekorlarla ya da servis-vole estetiğiyle hatırlamak eksik kalır Martina Navratilova.
O sözünü sakınmayan politik duruşu, LGBTI+ hakları için verdiği gözü pek mücadele ve tenisin evrimine açtığı yolla, sıradan bir sporcunun çok ötesinde, kendi çağını ve sonrasını dönüştüren sarp bir kaya idi.
photo: getty
