https://abcspor.com/wp-content/uploads/2020/11/ataturk.jpg

BORG’LAR, EDBERG’LER, WILANDER’LERDEN DİBE: İSVEÇ TENİS EKOLÜNÜN TRAJİK DÜŞÜŞÜ

Okunması Gerekenler

“20. yüzyılın son döneminde dünya tenis kürsüsüne demir atan İsveç, geride bıraktığımız yirmi yılda trajik bir düşüşle karşı karşıya kaldı.

Efsaneler yaratan bir tenis ülkesi nasıl oldu da bu kadar derine çakıldı?

Bugün İsveç tenisinin ihtişamlı geçmişini ve bugünkü sessizliğini masaya yatırıyoruz.

İsveç, özellikle 1970’lerden 2000’lerin başına kadar dünya tenis alemini domine eden efsanevi isimler yetiştirmişti;

1. Björn Borg
Tenis tarihinin ilk “rockstar” süperstarı ve tüm zamanların en büyük efsanelerinden biriydi.

Başarıları: Kariyerinde 11 Grand Slam tekler şampiyonluğu bulunmaktadır (6 kez Roland Garros, 5 kez üst üste Wimbledon).

Stili ve Lakabı: Buz gibi sakinliği ve soğukkanlılığı nedeniyle “Ice Borg” (Buz Borg) lakabıyla anılırdı. Tenis raketlerinde çift eller backhand kullanımının öncülerindendir ve tenis sporunun popülaritesini küresel boyuta taşıyan isimlerin başında gelir.

2. Stefan Edberg
Zarafeti, kusursuz spor ahlakı ve kusursuz “serve-and-volley” (servis kırıp file önüne çıkma) stiliyle tanınır.

Başarıları: Toplam 6 Grand Slam tekler şampiyonluğu vardır (Avustralya Açık, Wimbledon ve Amerika Açık’ı kazanmıştır). Ayrıca uzun süre dünya 1 numarası koltuğunda oturmuştur.

Mirası: Tenis tarihinde “Fair-play” (dürüst oyun) ödülü bizzat onun onuruna verilmektedir. Korttaki centilmenliğiyle tanınır.

3. Mats Wilander
Björn Borg’un ardından İsveç tenisinin zirvesini devralan, zekası ve taktiksel oyun anlayışıyla öne çıkan bir diğer dev isimdir.

Başarıları: Kariyerinde 7 Grand Slam tekler şampiyonluğu bulunmaktadır. Toprak, çim ve sert kortların hepsinde Grand Slam kazanma başarısı göstermiştir. 1988 yılında yılın en dominant erkek tenisçisi olarak dünya 1 numarası olmuştur.

Tabii ki tabloyu sadece 3 efsane ile sınırlamak haksızlık olur. 90’ların sonu ve 2000’lerin başında dünya bir numaralarının korkulu rüyası olan, kortları zekalarıyla domine eden Thomas Enqvist ile Magnus Norman’ı ve çiftler kortlarının mutlak hakimi olarak art arda Grand Slam’ler kaldıran Jonas Björkman ekolünü de unutmamak gerekir.

O dönem İsveç sadece bireysel zaferler değil, tenis dünyasının en prestijli takımlar mücadelesi olan Davis Kupası’nı da demir yumrukla yöneten bir ekosisteme sahipti.

Peki ne oldu da devamı gelmedi ?

** Bu gerilemenin ardında yapısal, kültürel ve ekonomik birçok farklı neden yatıyor diyebiliriz ve madde madde gidelim;

Sistemin Kendi Başarısıyla “Körleşmesi” (Complacency)

Mats Wilander ve Robin Söderling gibi isimlerin de dile getirdiği gibi, İsveç tenisi altın çağını yaşadıktan sonra bir tür özgüven zehirlenmesi ve rahatlığa kapıldı.

1970’ler ve 80’lerde İsveçlilerin uyguladığı antrenman metotları ve çift el backhand devrimi tüm dünya tarafından incelendi.

İspanya, Fransa ve Doğu Avrupa gibi ülkeler İsveç sistemini kopyalayıp üzerine kendi yeniliklerini koyarken, İsveç altyapı sistemini modernize etmekte geç kaldı ve dünyadaki değişen rekabet hızına ayak uyduramadı.

Sosyal Devlet Yapısı ve “Dengeli Çocukluk” Anlayışı

Modern tenis, çok erken yaşlarda başlayan acımasız bir profesyonellik, bireysel fedakarlık ve yoğun bir finansal yatırım gerektirir.

İsveç’in sosyal demokrat refah devleti modeli, çocukların ve gençlerin her şeyden önce dengeli, baskıdan uzak ve sosyal bir çocukluk geçirmesini teşvik eder.

Doğu Avrupa veya Güney Amerika’daki sporcuların tenisi “yoksulluktan veya hayattan kurtuluş bilet” olarak görüp gösterdiği o mutlak fedakârlık kültürü, refah seviyesi yüksek İsveç toplumunda genellikle gençlerin öncelikleri arasında aynı şekilde yer almaz.

Altyapı Eksiklikleri ve Kort Maliyetleri

İsveç’in iklim koşulları nedeniyle yılın büyük bölümünde tenisin kapalı salonlarda oynanması gereklidir. Ülke genelinde (özellikle Stockholm gibi büyük şehirlerde) profesyonel düzeyde elit oyuncu yetiştirmeye uygun yüksek performanslı tesis ve kort sayısı yetersizdir.

Ayrıca İskandinavya’da üst düzey uluslararası Challenger veya Futures turnuvalarının azlığı, genç sporcuların dünya klasmanında puan toplamak için sürekli ve maliyetli yurtdışı seyahatleri yapmasını zorunlu kılmaktadır.

Bu da federasyon ve aileler üzerindeki ekonomik yükü artırır.

Diğer Spor Dallarına İlgi Kayması

İsveç nüfusuna oranla çok başarılı bir spor ülkesidir ancak yetenekli genç havuzu sadece tenise akmaz. Özellikle buz hokeyi, futbol, hentbol ve golf ülkedeki gençlerin en çok yöneldiği branşlar artık.

Eski ikonik figürler gibi teniste yeni Rol Modeller de olmayınca!. Mesela buz hokeyinde Peter Forsberg, futbolda Zlatan İbrahimović gibi isimler sayesinde bu iki spora ilgi çok fazla…

** Robin Söderling Şanssızlığı (Roland Garros’ta Rafael Nadal’ı yenen ilk isim) tek başına İsveç tenisini sırtlıyordu. Ancak Söderling’in henüz 26 yaşındayken yakalandığı mononükleoz (öpücük hastalığı) ve kronik anksiyete sebebiyle erken emekli olması, arkasından gelen jenerasyon için adeta yıkım oldu. Kortlarda izleyecek bir kahramanı kalmayan yeni nesil, tenise olan ilgisini tamamen kaybetti.

Buna ek olarak, son yıllarda tenis kortlarının yerini hızla alan padel tenisi furyası da, el-göz koordinasyonu iyi olan yetenekli çocukları tenisten tamamen kopardı diye ekleyebiiriz.

Tarihsel Mirasın Yarattığı Baskı

Ülkenin geçmişindeki devasa başarılar, yeni nesil tenisçiler üzerindeki psikolojik baskıyı da artırmıştır. Genç bir oyuncu çeyrek finale veya 2. tura geldiğinde bile kamuoyu tarafından doğrudan “Yeni Borg mi?” kıyaslamalarına maruz kalmakta, bu da omuzlarındaki yükü ağırlaştırmakta belki de…

** Yani 1974-2010 yılları arasında 25 Grand Slam şampiyonluğu ve 6 Davis Kupası zaferi sığdıran İsveç tenisi, tarihinin en büyük krizini yaşıyor. 1980’lerde dünya sıralamasındaki ilk 15 oyuncunun 6-7 tanesi İsveçliyken, Ağustos ayı sonu itibarıyla ilk 200’de tek bir İsveçli erkek veya kadın tenisçi dahi bulunmuyor.

Bir zamanlar dünya 1 numaralarını çıkaran, Grand Slam’leri domine eden bir ülkenin bugün ATP ve WTA’in ilk 100 hatta 200’ünde tek bir sporcusunun bile bulunmaması, yaşanan bu “dibe vuruş” krizinin boyutlarını rakamsal olarak açıkça gözler önüne seriyor!.

Sonuc olarak; İsveç tenisi, geçmişteki başarıların sarhoşluğuyla altyapı yatırımlarını durdurmanın, sporu elitize etmenin ve modern dünyaya ayak uyduramamanın bedelini ödüyor.

Şimdilerde eski şampiyonların kurduğu Good to Great gibi özel akademilerle ve milyarder fonlarının yatırımlarıyla bu makus talihi değiştirmeye çalışıyorlar ancak eski günlere dönmek çok uzun bir zaman alacak gibi görünüyor.

** “Sahneye en flaş genç yetenek olarak çıkan Sebastian Eriksson henüz 21 yaşında, yani yolun çok başında. Ancak profesyonel turnuvalarda aralıksız ter döküp ATP puanı toplamak yerine kariyerini Amerika’da, kolej tenisinde sürdürmeyi seçmesi belki de stratejik bir kırılma noktası oldu.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Son Haberler

DOPAMİN, DOPİNG VE SPORUN GİZLİ MATEMATİĞİ

Rekabetin var olduğu her yerde doping, spor ekosisteminin ne yazık ki karanlık gölgesi olmayı sürdürdü. Antik çağlardan bu yana...

Benzer Konular