https://abcspor.com/wp-content/uploads/2020/11/ataturk.jpg

YEŞİL SAHALARIN SOCRATES’Í: MARCELO BIELSA

Okunması Gerekenler

Yeşil Sahaların Sokrates’i

Socrates dendiğinde, insanlığın ortak hafızasında ilk olarak Atina sokaklarında çıplak ayakla dolaşarak dogmaları yıkan dünyanın en büyük düşünürlerinden biri canlanır. Yakın döneme ve yeşil sahalara indiğimizde ise bu isim, aklımıza hemen Brezilya futbolunun o zarif, asi ve entelektüel efsanesini getirir.

Ancak ilk Sokrates’ten neredeyse iki bin yıl sonra, isimleri birebir aynı olmasa da futbol dünyasının karşısına tam anlamıyla bir başka filozof çıktı: Marcelo Bielsa

Aslında birbirlerine ne kadar çok benziyorlar… Tıpkı Sokrates gibi Bielsa da tavizsiz bir felsefenin sadık neferi olarak yaşadı: Huzursuz, ezber bozan, alışkanlıkları ve illüzyonları durmaksızın sorgulayan bir deli-dahi.

Ve yine tıpkı Sokrates gibi, o da statükoya başkaldırmanın bedelini kariyeri boyunca sık sık yalnızlaştırılarak ödedi. “Futbolda dürüstlük, zafer kazanmaktan daha büyük bir mirastır.” mottosu ile…

Lezama’da Bir Çağın Doğuşu: “Murderball” Bielsa

Bask topraklarının ana damarı olan Athletic Bilbao’nun başına geçip efsanevi Lezama Tesisleri’nden içeri adım attığında, kulüp yeni bir çağa uyanıyordu. Futbol dünyasının modern bir şehir efsanesine dönüştüreceği meşhur “Murderball” (Katil Top) antrenmanları, Lezama’nın çimlerini adeta bir fırına çevirecekti.

Mola yoktu, saklanmak yoktu; sadece futbolun o amansız hakikatlerinin sonsuz bir tekrarı vardı: Pas ver, pres yap, topu kazan. Pas ver, pres yap, topu kazan!

Oyuncular için “işkenceyle adanmışlık arasında gidip gelen” bu öldüresiye idman seanslarının meyvesini, dünya futbolu ilk kez 2012 yılının soğuk bir Mart gecesinde, Manchester’da alacaktı.

Düşler Tiyatrosu’nda Bask İhtilali

UEFA Avrupa Ligi Son 16 Turu’nda rakip, Sir Alex Ferguson’un yönettiği modern futbolun devi Manchester United’ti. Wayne Rooney, Ryan Giggs, Ryan Giggs ve Rio Ferdinand gibi yıldızlarla dolu bu rüya kadro karşısında, sadece kendi topraklarının çocuklarıyla oynama yemini olan Bilbao’ya kimse şans tanımıyordu. Ancak Bielsa’nın öğrencileri “zayıf taraf” rolünü oynamayı reddetti.

Manchester sokaklarını dolduran 8.000 coşkulu Bask taraftarının önünde, Old Trafford’un her çim tanesi kendilerininmişçesine pres yaptılar. Ander Herrera orta sahayı bir general gibi yönetti. Henüz 19 yaşındaki Iker Muniain, dev isimlerden korkmayı öğrenmemiş bir çocuğun gözü pek özgürlüğüyle saldırdı.

Athletic Bilbao, o gece Düşler Tiyatrosu’nu 3-2’lik skorla fethetti. Fakat Ada futbolunu ve Sir Alex Ferguson’u asıl dehşete düşüren skor değil; 90 dakikaya yayılan o dominant, korkusuz ve bitmek bilmeyen “Made in Bielsa” enerjisiydi.

İki maçın toplamında Athletic Bilbao, dev rakibinin 17 şutuna karşılık tam 36 şut çekmişti. Sadece ilk maçta rakiplerinden yaklaşık 10 kilometre daha fazla koşmuşlardı. Kibirli Sir Alex bile maçtan sonra Bilbao’yu tebrik etmek zorunda kalacaktı.

Bu sadece bir galibiyet değil, bir aydınlanmaydı. Kendini sınırlandırmış taşralı bir takım, dünyanın en zengin sahnesinde kupalardan çok daha kalıcı bir hafıza bırakmıştı (San Mames’te de 2-1 yenip elediler).

Herkes onun için, “Bu toprakların Cristóbal Balenciaga sonrası gördüğü en büyük sanatçı” diyordu.

Kaçınılmaz Son: Baldan Sonra Gelen Zehir

Ancak her güzel rüya gibi, bu balayı da bitti. İkinci sezon, beraberinde fiziksel ve zihinsel bir tükenmişlik getirdi. Bielsa’nın esnemeyen ağır antrenman yükleri, Bilbao’nun dar kadrosunu eritmeye başladı. Javi Martínez Bayern Münih’e satıldı, Fernando Llorente ile sözleşme krizleri baş gösterdi. Sakatlıklar katlanırken, bir zamanlar sahada uçan o takımın bacaklarına adeta kurşun dökülmüştü.

Sokrates’in sorularıyla Atina aristokrasisini rahatsız etmesi gibi, Bielsa’nın tavizsiz standartları da Bilbao yönetimini huzursuz etmeye başladı. Lezama Tesisleri’nin yenilenme sözü tutulmayınca Bielsa, inşaat firmasının şantiye şefiyle kavga etti ve ironik bir dürüstlükle gidip kendini polise ihbar etti!.

Düzenlenen basın toplantısında kulüp yönetimini açıkça dürüst olmamakla suçladı. Sonuçlar pragmatizm ve esneklik için yalvarırken bile o ilkelerinden milim esnemedi. 2013 yazında bağlar tamamen koptu. Geldiği gibi gitti: Sessizce, sırt çantası ve ilkeleriyle…”Benim için felsefe, şartlara göre değiştirilebilecek bir giysi değildir.” diyerek!.

Kupasız Bir Mirasın Ölümsüzlüğü

Yine de Bask halkı onu hiç unutmadı. Çünkü Bielsa onlara Old Trafford gecelerini verdi. Onlara devlerin gözünün içine bakıp, maskesiz ve korkusuzca oynama cesaretini aşıladı. Futbolun aynı anda hem bir sanat hem de bir hakikat olabileceğini; Bask yemininin bir yük değil, bir armağan olduğunu hatırlattı.

Bilbao’da Bielsa kupalarıyla değil, çok daha nadir bir şeyle hatırlanır: Bir otantiklik sezonuyla.

Ona büyük bir sevgiyle “El Loco” (Deli) demelerinin sebebi tam olarak budur. Çünkü konfor, para ve illüzyon takıntılı bu modern dünyada delilik, genellikle hakikatin yalın halinden başka bir şey değildir.

Leeds Devri

O adeta kültürel bir devrim yarattığı Leeds’ın 100. yıl balosuna herkes smokinle katılırken, Leeds eşofmanıyla giderek, ada futbolu için sadece bir menajer değil, “ticari futbol endüstrisinin ortasına düşmüş bir derviş” olarak kabul edildi.

Championship’in fiziksel kaosunda kaybolmuş orta sıra bir takımı alıp, sadece iki yıl içinde dünya futbolunun en çok konuşulan hücum makinelerinden birine dönüştürdü ki savunmadayken de alan savunmasını neredeyse tamamen terk edip, her Leeds oyuncusu, kendi bölgesindeki rakiple birebir eşleşti ve sahada 90 dakika süren amansız bir kovalama başlıyordu, taa ki yakalayana dek!.

Topa sahip olma oranları %60’ların üzerine çıktı ancak bu paslaşmalar yana değil, sürekli dikine ve şok koşularla yapılıyordu ki, buna Championship ortalamalarının fersah fersah üzerinde çıkan koşu mesafelerini de ekleyelim.

Bu sistemin kalbinde yine Bilbao’dan bildiğimiz “Murderball” (Katil Top) antrenmanları vardı. Hakemsiz, molasız, top dışarı çıktığı andan itibaren kenardaki yardımcıların hemen yeni bir topu oyuna soktuğu bu idmanlar, oyuncuların fiziksel sınırlarını yıktı. Takım kaptanı Liam Cooper ve oyunculardan Luke Ayling bu durumu “Championship maçları, Murderball idmanlarının yanında dinlenme gibi kalıyordu” diyerek özetlemişti.

Kupalardan Çok Daha Fazlası

Belki kariyerinde öyle şaşalı kupalar, dev kulüp teknik direktörlükleri yok ama yine de;

** Arjantin Milli Takımı’nı 52 yıl sonra ilk kez Olimpiyat şampiyonluğuna taşıdı. 2004 Atina’da, turnuva boyunca tek bir gol bile yemeden ve tüm maçlarını kazanarak altın madalyaya ulaştılar.

** Hatta daha öncesinde Newell’s Old Boys Dönemi (1990-1992): Antrenörlük kariyerinin başında kendi altyapısından yetiştiği Newell’s ile 2 Arjantin Ligi şampiyonluğu kazandı ve takımı 1992’de Copa Libertadores finaline taşıdı. Kulüp, onun mirasına atfen stadyumunun adını Stadio Marcelo Bielsa olarak değiştirdi.

** Athletic Bilbao ile Efsanevi Sezon (2011-2012): Sadece Bask oyuncuların oynayabildiği kısıtlı bir kadroyla hem UEFA Avrupa Ligi hem de Copa del Rey finallerine yükseldi. Sır Alex Ferguson’ın Manchester United’ini Old Trafford’da taktiksel olarak adeta sahadan silerek 3-2 yendikleri maç, futbol tarihinin en ikonik performanslarından biri oldu.

** Leeds United’i 16 Yıl Sonra Premier League’e Taşıması (2018-2020): İngiltere Championship’te yıllardır bocalayan Leeds United’i devraldı, kulübün kültürünü tamamen değiştirdi ve takımı 2019-20 sezonunda şampiyon yaparak 16 yıllık Premier League hasretine son verdi.

Bunlar da unutulmamalı!. Ve Neden Büyük Kulüpler O’nu Tercih Etmediğini de yukarıda açıklamaya çalıştık ama az biraz da burada değinelim;

Sıfır Taviz ve Aşırı İlkelilik dediğimizde ilk akla Lazio örneği gelir. 2016 yılında Lazio ile sözleşme imzaladı ancak yönetimin transfer sözlerini tutmaması üzerine sadece 2 gün sonra istifa etti!.

Dev kulüpler anında başarı ve pazarlanabilir süper starlar ister. Bielsa ise kendi kısıtlı ama adanmış oyuncu grubuyla çalışmayı, milyar dolarlık hazır kadroları yönetmeye yeğler. Ve yıldızların kulüp kadar güçlü olduğu Bayern, Real Madrid veya PSG gibi soyunma odalarında çıkacağı garanti bir kaos, yöneticilerin işine gelmez.

Medya ve ticari dünyadan nefret eder. Lider kitle iletişim araçlarıyla özel röportaj vermez. Sponsorluk etkinliklerine, reklam çekimlerine katılmaz. Modern mega kulüpler için teknik direktör aynı zamanda ticari bir yüzdür; Bielsa bu rolü tamamen reddeder!.

** Bugün Pep Guardiola dahil yeni nesil hemen her teknik direktörün idol olarak gördüğü ortak birkaç isimden biridir Bielsa, hatta belki ilki…

Fazla uzatmadan; kariyerinde ne devasa bütçeli takımları çalıştırdı ne de müzesini büyük kupalarla doldurdu. Tıpkı 2 bin yıl önce Atina’nın, kurulu düzeni rahatsız ettiği için Sokrates’i ölüme mahkum etmesi gibi; futbol endüstrisi de Bielsa’yı hep spot ışıklarının uzağına itmeye çalıştı.

Çünkü sistem, kendi düzenini sorgulayan dahileri değil, statükoyu devam ettiren memurları sever!.

“Yine de hakikat, kendi sessiz ödülünü içinde taşır” sözü ne kadar doğru…

Sokrates arkasında tek bir satır yazılı kupa veya kitap bırakmadı; ama onun ruhu Platon’u, Aristoteles’ı ve felsefenin akışını şekillendirdi. Marcelo Bielsa’nın da müzesinde onlarca madalyası olmayabilir; ancak modern futbolun taktiksel ve zihinsel akışındaki mirası, bugün Guardiola’da da Klopp’ta da en canlı haliyle yaşamaya devam etmesi gibi…

Yazarın diğer yazıları için tıklayın

mail: burak.belgen@abcspor.com

twitter: @BurakBelgen

Son Haberler

SATRANÇ MI GO MU? EN ZOR STRATEJİ OYUNU HANGİSİ?

Satranç mı Go mu? Dünyanın En Zor Strateji Oyunu Hangisi? İnsanlık tarihinin en büyük strateji oyunlarından ikisi: Satranç ve Go....

Benzer Konular