İngilizler Neden Teniste İyi Değil?
Düşünün… Dünyanın en prestijli tenis turnuvası Wimbledon, İngiltere’de düzenleniyor. Tenisin en büyük sahnesine ev sahipliği yapan, köklü kulüplere, binlerce korta, devasa finansal kaynaklara ve yüzyıllık bir tenis kültürüne sahip bir ülke…
Ama dünyanın en iyi tenisçilerini saymaya başladığımızda İngiltere’den kaç isim çıkar? İşte asıl tuhaflık burada!
** Peki neden?
1936’dan 2013’e: 77 Yıllık Bekleyiş
Önce şu inanılmaz istatistikle başlayalım.
Andy Murray, 2013 yılında Wimbledon’ı kazandığında, Fred Perry’nin 1936’daki şampiyonluğundan tam 77 yıl sonra erkekler teklerde Wimbledon kupasını kazanan ilk Britanyalı olmuştu. Murray ayrıca 2012 ABD Açık’ı kazanarak Açık Dönem’de erkekler teklerde Grand Slam kazanan tek Britanyalı erkek…
Yani İngiltere’nin erkekler tenisinde bir Grand Slam şampiyonu çıkarması için tam 76 yıl beklemesi gerekti! Üstelik Murray’nin başarısı tek başına bir istisna gibi duruyor.
Fred Perry’nin ardından Tim Henman ve Greg Rusedski gibi önemli oyuncular da geldi. Fakat hiçbiri Grand Slam tekler şampiyonluğuna ulaşamadı.
Murray iki Wimbledon ve bir ABD Açık şampiyonluğu kazandı. Fakat onun ardından gelen tablo, İngiliz tenisinin derinlik problemini yeniden gündeme getirdi. Çünkü mesele bir tane olağanüstü oyuncu yetiştirmek değil. Her jenerasyonda 5-10 tane çok iyi oyuncu yetiştirebilmek.
Tenis Neden Her Çocuğa Ulaşamıyor?
İngiltere’de binlerce tenis kortu ve çok sayıda tenis kulübü var. Dolayısıyla “tesis yok” demek yanlış. Asıl sorun erişim.
Birçok kulüp özel üyelik sistemiyle çalışıyor. Kort, antrenör, ekipman, turnuva ve seyahat masrafları bir araya geldiğinde tenis, özellikle küçük yaşta ciddi bir maliyet yaratabiliyor.
Futbol ise başka bir dünyada: Bir çocuk mahallede, okulda veya parkta futbol oynayabilir.
Ragbi ve kriket de İngiliz spor kültürünün güçlü parçaları. Tenis ise çoğu zaman korta, kulübe ve antrenöre ihtiyaç duyuyor. Bu fark, yetenek havuzunu doğrudan etkiliyor.
Daha basit söyleyelim: Futbol milyonlarca çocuğa ulaşıyor. Tenis ise uzun süre boyunca daha küçük ve ekonomik olarak avantajlı bir gruba ulaştı!
Bunun sonucu da şu: Potansiyel olarak profesyonel olabilecek bir çocuk, daha tenis raketi eline almadan sistemi kaybedebiliyor.
Zengin Çocuğu Sporu mu?
“Tenis zengin çocuklarının sporu” klişesi tamamen doğru olmayabilir. Ama bu algının nereden geldiğini anlamak zor değil. Özel kulüp ücretleri, bireysel antrenörler, ekipmanlar ve turnuvalar özellikle küçük yaşlarda önemli maliyetler yaratıyor.
Bir çocuk gerçekten profesyonel olmayı hedefliyorsa masraflar daha da büyüyor.
Ulusal turnuvalar… Uluslararası turnuvalar… Uçak biletleri… Oteller… Antrenör… Fizyoterapi… Spor bilimi… Beslenme…
Bütün bunlar bir araya geldiğinde tenis, yeteneğin yanında ciddi bir ekonomik dayanıklılık da gerektiriyor ve bu durum İngiltere’deki yetenek havuzunu daraltabiliyor.
Sonra İngiliz Havası Geliyor
Bir de İngiltere’nin meşhur hava durumu var.
Tenis, açık havada oynanan ve çok fazla tekrar gerektiren bir spor. Bir çocuğun iyi tenisçi olabilmesi için haftada bir kez korta çıkması yeterli değil.
Saatlerce oynaması gerekiyor. Her gün. Yıllarca. İngiltere’nin yağmurlu ve soğuk iklimi burada ciddi bir dezavantaj yaratıyor.
İspanya, İtalya, Fransa veya Avustralya gibi ülkelerde çocuklar yılın çok daha büyük bölümünde açık kortlarda oynayabiliyor. İngiltere’de ise kapalı kortlara daha fazla ihtiyaç var. Ama kapalı kort pahalı.
Dolayısıyla zincir şöyle ilerliyor: Kötü hava → daha fazla kapalı kort ihtiyacı → daha yüksek işletme maliyeti → daha pahalı tenis → daha az erişim = Ve yine aynı kısır döngü!
Asıl Problem: Çim Kort
Fakat bence İngiliz tenisinin en ilginç problemlerinden biri burada başlıyor.
İngiltere’nin tenis kimliği çim kortla özdeşleşmiş durumda.
Bunun sebebi anlaşılır (gelenek). Wimbledon dahil İngiliz tenisinin tarihi çim kort üzerine kurulmuş. Fred Perry’den Henman’a kadar İngiliz tenisinin sembolleri çim kortla birlikte anılıyor. Fakat modern profesyonel tenis yalnızca çimden ibaret değil. Hatta tam tersine!
ATP ve WTA takvimine baktığınızda sezonun çok büyük bölümü sert kort ve toprak kort üzerinde geçiyor. Çim sezonu ise oldukça kısa (neredeyse sadece 1 ay).
Bu nedenle çocuk yaşta yalnızca çimde veya çim ağırlıklı bir kültürde gelişen bir oyuncunun, kariyerinin ilerleyen dönemlerinde bambaşka yüzeylere adapte olması gerekiyor.
Toprak Kortun Öğrettikleri
Toprak kort yalnızca zeminin rengini değiştirmez.
İspanya’daki tenis akademilerinin yıllardır başarılı olmasının nedenlerinden biri de bu.
Çocuklar çok küçük yaşta toprak kortta uzun rallilere ve fiziksel mücadeleye alışıyor. Güney Amerika’da da benzer bir kültür var. İngiltere’nin ise tarihsel olarak çim korta çok daha fazla anlam yüklemesi, oyuncu gelişiminde farklı bir yol yaratmış durumda.
Bunun en güzel örneği ise… Andy Murray Neden Barselona’ya Gitti?
Andy Murray’nin kariyerindeki kritik dönemeçlerden biri, genç yaşta İskoçya’dan ayrılıp Barselona’da antrenman yapmaya başlamasıydı.
Murray yaklaşık 15 yaşında Barselona’ya gitti ve iki yılını burada geçirdi.
Neden? Çünkü daha fazla oyuncuyla oynayabileceği, daha yoğun antrenman yapabileceği ve farklı bir tenis kültürünün içinde yetişebileceği bir ortam arıyordu.
Bu hikaye aslında İngiliz tenisinin problemini tek başına özetliyor: İngiltere’nin en büyük erkek tenisçisi, onca tesis ve maddi imkan cebinde de olsa, gelişiminin en kritik dönemlerinden birinde ülke dışına çıkmak zorunda kaldı!
Roland Garros Aynı Hikayeyi Anlatıyor
İngiltere’nin toprak kort problemine bakmanın en iyi yollarından biri Roland Garros.
Fred Perry, 1935’te Fransa Açık’ı kazandı. Aradan onlarca yıl geçti. Erkeklerde Açık Dönem’de başka hiçbir Britanyalı oyuncu Roland Garros’u kazanamadı; Andy Murray dahil!
Kadınlarda ise durum nispeten biraz daha iyi. Sue Barker 1976’da Roland Garros’u kazandı. Yani “İngiltere’nin kadınlarda 1977’den beri Grand Slam şampiyonu yok” gibi bir ifade de doğru değil. Virginia Wade 1968 ABD Açık, 1972 Avustralya Açık ve 1977 Wimbledon’ı kazandı; Emma Raducanu ise 2021 ABD Açık’ı kazandı.
Dolayısıyla problem İngiliz tenisinin hiç Grand Slam kazanamaması değil.
Özellikle erkeklerde problem, süreklilik ve derinlik eksikliği.
“Yetenek Yok” Demek de Yanlış
Burada önemli bir ayrım yapmamız gerekiyor.
İngiltere’de yetenek yok değil. Laura Robson ve Heather Watson gibi oyuncular gençler kategorisinde Grand Slam kazanma başarısı elde etti. Erkeklerde de zaman zaman büyük beklenti yaratan gençler ortaya çıktı.
Sorun, gençler kategorisinden profesyonel seviyeye geçişte başlıyor. Çünkü gençlerde başarılı olmak başka bir şey. ATP veya WTA seviyesinde dünyanın en iyi oyuncularıyla düzenli olarak mücadele etmek başka bir şey!
Bir genç oyuncunun 16 yaşında iyi olması, 21 yaşında dünya ilk 20’sine gireceği anlamına gelmiyor. Asıl zor olan, o oyuncuyu 17-18 yaşındaki yetenekten 22-23 yaşındaki elit profesyonel seviyeye taşımak.
Jack Draper, Norrie ve Arthur Fery
Mesela bir Jack Draper çıktı. Babasının da bir dönem LTA’nın başında olması sayesinde, kariyerinin ilk yıllarında hem maddi hem de profesyonel anlamda güçlü bir destek ve sisteme erişim avantajına sahipti.
Indian Wells zaferi, 2025’te dünya 4 numarasına kadar yükseldi ve sezonu da Top 10’da tamamladı. Ancak sakatlıklar ve form düşüşleri derken, kısa süre içinde yeniden sıralamanın 130’lu basamaklarına kadar geriledi. 2025’te “Acaba bir Grand Slam kazanabilir mi?” diye konuşulurken, dört Major’ın hiçbirinde dördüncü turdan öteye geçemedi!
Cameron Norrie’nin ise bir Grand Slam şampiyonluğu için yeterli seviyeye çıkabileceğini düşünmek zaten çok zor. Bu hafta sona eren Wimbledon’da ise İngiliz tenisinin önüne yeni bir “saman alevi” hikâyesi çıktı: Arthur Fery. Yarı finale kadar yükselerek ülkeye bir kez daha “Acaba?” dedirtti, ama devamı gelir mi?
Bence ATP turnuvalarında çok sayıda önemli galibiyet alabilecek, hatta kariyerinin bir bölümünde üst sıralara kadar tırmanabilecek bir oyuncu. Ancak bir Grand Slam şampiyonluğu kazanamadan kariyerini tamamlaması bana göre daha olası. Bunun ilk ciddi sınavını da bir sonraki Major olan ABD Açık’ta verecek (tahminim ilk turlarda elenecektir).
İşin ironik ve belki de en düşündürücü tarafı ise şu: Fery’nin tenisindeki asıl sıçrama, İngiltere topraklarında değil, 2020’de eğitim için gittiği Amerika Birleşik Devletleri’nde, Stanford Üniversitesi’nde gerçekleşti. Yani İngiltere’nin kendi sisteminde yetiştirdiği yetenek, kariyerinin ivmesini başka bir ülkenin tenis sisteminde yakaladı!
Wimbledon’dan devam edelim. En tepe raketler Norrie, Choinski ve Fearnley ilk turda elenirken, sakatlıklarla boğuşan Jack Draper turnuvada yoktu bile!
Sonuç: İngilizler Teniste Kötü Değil
Belki de başlığı yanlış kuruyoruz.
İngilizler teniste kötü değil. İngiltere’nin tenis geleneği son derece güçlü.
Wimbledon, para, kortlar, kulüpler, antrenörler, tenis kültürü burada. Ama bütün bu kaynakların dünya çapında oyuncu üretimine aynı ölçüde dönüşmediği görülüyor.
Bence İngiliz tenisinin temel problemi üç kelimeyle özetlenebilir: Erişim, gelişim, süreklilik. Yani tenis daha geniş bir çocuk kitlesine ulaşmalı! Bu çocukların gelişimi yalnızca 12-14 yaşına kadar değil, profesyonel seviyeye kadar desteklenmeli.
Bir ülkenin tenis gücü yalnızca Wimbledon’ı kazanıp kazanmadığıyla ölçülmez. Asıl güç, bir Wimbledon şampiyonunun arkasında kaç tane dünya klasmanında oyuncu yetiştirebildiğiniz, Top 20, 50’lere kaç oyuncu soktuğunuzla ölçülür.
Yani İngiliz tenisinin asıl ihtiyacı yeni bir Andy Murray bulmak değil. Bir sonraki Andy Murray’nin çıkmasını artık bir istisna olmaktan çıkaracak sistemi kurmak!
Yazarın diğer yazıları için tıklayın
mail: burak.belgen@abcspor.com
twitter: @BurakBelgen

