UTRECHT’İN KUĞUSU, KUĞU GÖLÜ BALESİ VE BİR DÖNEMİN SONU

Okunması Gerekenler

*MİA SAN HÖNESS

18 yaşındaki Uli Höness 1970 yılında doğduğu şehrin takımı 1846 Ulm'dan Bayern Münih' e transfer olur. Bir temmuz sabahı,...

KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞAN “RANGERS”

KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞAN “RANGERS” Çocukluğumda ilgi ile takip ettiğim bir takım idi Glasgow Rangers. Şimdiki adı ile “Rangers”. Tugay...

TERLİKLİ DAMAT

Aslında Fenerbahçe doğru transfer dokunuşları yaptı sezon öncesi. Kangrenleşen sol bek sorununu iki tane iyi isimle çözdü. Stoper sıkıntısı...

UTRECHT’İN KUĞUSU, KUĞU GÖLÜ BALESİ VE BİR DÖNEMİN SONU

1988’e geldiğimizde Demirperde iyiden iyiye çatlamaya başlamıştı. Gorbaçov’un Glasnost (açıklık – şeffaflık) ve Perestroyka (yeniden yapılanma) politikalarıyla komünist sistem yumuşayarak ayakta kalma mücadelesi verirken Sovyetler Birliği de uluslar arası bir organizasyonda son kez yer alacağından habersiz Batı Almanya’da düzenlenen Avrupa Şampiyonası’na büyük umutlarla katılıyordu. 20 kişilik kadrosunda 1986’da Avrupa’da yılın oyuncusu seçilen Belanov, Protasov, Kuznetsov gibi 11 tane Dinamo Kiev’li bulunan S.S.C.B.’nin teknik direktörü de o zamanların ‘uzay takımı’ diye nitelendirilen Dinamo Kiev’in efsane hocası Valeri Lobanovsky’di. Mart 1987’de bizim kuşağın şahit olduğu en yoğun kar yağışını yaşayan İstanbul’da oynanması gereken Beşiktaş – D.Kiev maçı iki ertlemenin ardından İzmir’de oynanmış ve 0-5 gibi felaket bir skorla bitmişti. Dinamo Kiev bir yıl önceki Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nı da Atletico Madrid’i 3-0 yenerek kazanmıştı.

Şu anda inanması zor gelecek ama bölünme ve parçalanmalar olmadan önceki son Avrupa Şampiyonası’na topu topu 8 takım katılmış ve 15 maç oynanmıştı. Şampiyona boyunca hiç kırmızı kart çıkmamış, hiç golsüz beraberlik ve uzatma veya penaltılara kalan maç olmamıştı. Tanrılar Tanrısı Maradona’nın haliyle olamadığı turnuvada Apollo’nun kim olacağı merak ediliyordu. Almanya’nın dinamosu Matthaus, İspanya’nın altın çocuğu Butragueno, o yıllara damgasını vuran Sampdoria’nın hücum hattından Vialli ve Mancini veya bir önceki Dünya Kupası’nın gol kralı Gary Lineker muhtemel adaylardı.

Ancak, tarihte bazen çok özel insanlar aynı zamanda bir araya gelir. Müzikte The Beatles üyelerinin birbirini bulması, aynı dönemde İngilizlerin müzikteki hegemonyasını başlatan Rolling Stones, The Byrds, Pink Floyd, David Bowie gibi müzisyenlerin ortaya çıkmasıyla bana göre dünya müzik tarihinin en güzel eserleri de 60’lı yıllara damgasını vurmuştur.

O güzel şeyler futbolda da 80’lerin ikinci yarısı ve 90’ların başını şekillendirmişti. Futbolcu olarak Maradona ise, takım olarak da saha içinde 3 Hollandalı’nın önderliğinde, saha kenarında kurt hoca Sacchi’nin liderliğinde ve tabii İtalyan ekonomisinin altın yıllarında başkan Berlusconi’nin vizyonu ve cesaretiyle AC Milan bambaşka bir boyutta futbol oynuyordu. Serie A o dönemin en revaçtaki ligiydi ve en üst düzey futbolcuların rüyalarını süsleyen sahneydi.

İşte 1988 yazında sonraki sezon Milan’da Van Basten ve Gullit’in yanına katılacak olan Rijkaard’ın Ronald Koeman ile birlikte belkemiğini oluşturduğu Hollanda milli takımı 1974 ve 1978’de finalde kaçırdığı dünya şampiyonluğu için sahaya çıkıyordu. Teknik Direktör de 1999 yılında FIFA tarafından yüzyılın antrenörü seçilen ve ‘Total Futbol’un yaratıcısı Rinus Michels’ti. İlk grup maçında S.S.C.B.’ye 1-0 mağlup olsa da 1974’ün rövanşı niteliğindeki yarı finalde Batı Almanya maçında ev sahibini kendi taraftarı önünde Koeman ve Van Basten’in golleriyle yenerek finalde tekrar İtalya’yı eleyen Sovyetler’in rakibi oluyordu.

25 Haziran 1988’de zarif oyun stili nedeniyle ‘Utrecht’in Kuğusu’ lakabını alan Marco Van Basten’in o gün sunacağı resitali televizyon başında heyecanla beklediğimi hatırlıyorum. Yaz tatilinde sabah 10’dan akşam 9’a kadar maç yaptığımız günlerde sadece bu tür turnuvalar bizi eve çekebiliyordu ve bütün futbol meraklısı 14-15 yaşındaki delikanlılar gibi idollerimizi canlı olarak izlememizi sağlıyordu. Sovyetler Birliği’nin bir de penaltı kaçırdığı maçın 54. Dakikasında aynı iki yıl once Maradona’nın attığı yüzyılın golü gibi yine sahalarda çok ender rastlanacak güzellikte bir sanat eserine şahit olduk. Soldan Mühren’in ortasına gelişine çok dar açıdan aşırtma bir vuruş yaparak S.S.C.B.’nin Lev Yaşin’den sonra yetiştirdiği belki de en büyük kaleci olan Rinat Dasayev’i avlayan Van Basten Portakalları Avrupa şampiyonluğuna taşıyordu ve 5 maçta 5 golle gol kralı oluyordu.

O kupadan sonra Milan’da nice başarılara imza atan üç Hollandalı’nın ileri uçtaki hücum gücü olan Van Basten yaşadığı ciddi sakatlıklar nedeniyle 28 yaşında futbolu bırakmak zorunda kalıyordu. Milli takım ve kulüp seviyesinde oynadığı 353 maçta 255 gol atan Van Basten kendisinin en beğendiği golün ise 1986’da Ajax formasıyla Den Bosch’a attığı gol olduğunu söylüyor ki gerçek bir Rembrandt tablosu gibi havada asılı kaldığı anı duvarınıza asabilirsiniz. Kısa kariyerinde 3 kez Avrupa’da, bir kez de dünyada yılın futbolcusu seçilmişti. AC Milan, AS Roma, Juventus ve Real Madrid’i çalıştıran Fabio Capello da kendisi için ‘Marco çalıştığım en muhteşem santrafordu. Erken emekliliği onun için, futbol için ve Milan için büyük talihsizlikti’ demişti.

Bu turnuvadan bir yıl sonra Kasım 1989’da yıkılan Berlin duvarı bir domino etkisi yaratmış, önce Aralık 1989’da Romanya diktatörü Çavuşesku kurşuna dizilmiş, Lech Walesa önderliğindeki Polonya Dayanışma (Solidarnosc) hareketi Polonya’daki komünist rejimi bitirmiş, Bulgaristan Türklerine yaptığı zulümle de bilinen Bulgaristan devlet başkanı Todor Jivkov da Kasım 1989’da görevden alınmış ve Ocak 1990’da tutuklanmıştı.

Demirperdenin en güçlü ve büyük sütunu olan Sovyetler Birliği ise iki yıl daha dayanabildi ve 26 Aralık 1991’de lağvedildi. Ayrılığı çok daha kanlı ve acılı yaşayan Yugoslavya ise 90’ların başından itibaren kaynayan bir kazan gibiydi ve 1992-1995 arasında Avrupa’nın göbeğinde tarihin en büyük dramlarından birisi yaşandı ki ona 1992 Avrupa Şampiyonası’nda ayrıca geleceğim.

Bir devir kapanırken futbol da birtakım değişimlerden nasibini alıyor ve en bariz örneğini bana göre 1990 Dünya Kupası’ndan itibaren gözlemlediğim gibi daha fiziğe dayalı ve taktiksel bir hale geliyordu. Tek kutuplu dünyada Amerikan İmparatorluğu zaferini ilan ederken futbol da sanki romantik havasını kaybediyordu. 1990’dan itibaren düzenlenen 8 dünya kupasının sadece 2 tanesini Latin Amerika’dan Brezilya’nın kazanması ve bunun en son 2002’de olması da Futbol İmparatorluğu’nun geldiği endüstriyel noktayı özetliyordu.

Yazarın diğer yazıları için tıklayın

mail: gorkem.isik@abcspor.com

twitter: @gorkem7305

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Son Haberler

*MİA SAN HÖNESS

18 yaşındaki Uli Höness 1970 yılında doğduğu şehrin takımı 1846 Ulm'dan Bayern Münih' e transfer olur. Bir temmuz sabahı,...

KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞAN “RANGERS”

KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞAN “RANGERS” Çocukluğumda ilgi ile takip ettiğim bir takım idi Glasgow Rangers. Şimdiki adı ile “Rangers”. Tugay Kerimoğlu transfer olunca daha da...

TERLİKLİ DAMAT

Aslında Fenerbahçe doğru transfer dokunuşları yaptı sezon öncesi. Kangrenleşen sol bek sorununu iki tane iyi isimle çözdü. Stoper sıkıntısı Jailson, Gustavo ve Ozan ile...

ERROR BULUT

ERROR BULUT Yüz güzelliği mi iç güzelliği mi meselesiyle uzaktan- yakından bir alakası yok ama "boyu mu, işlevi mi" meselesini çok andıran bir sorunsal daha...

AYAN, PİNHAN VESAİRE

AYAN, PİNHAN VESAİRE “Reklam, talep yaratma sanatıdır.” American Marketing Association (AMA) reklamı bu sözlerle tanımlar. Reklam ve genel olarak pazarlamayı ele aldığınızda en kısa ve en efektif...

Benzer Konular