POLLYANNA

Okunması Gerekenler

*MİA SAN HÖNESS

18 yaşındaki Uli Höness 1970 yılında doğduğu şehrin takımı 1846 Ulm'dan Bayern Münih' e transfer olur. Bir temmuz sabahı,...

KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞAN “RANGERS”

KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞAN “RANGERS” Çocukluğumda ilgi ile takip ettiğim bir takım idi Glasgow Rangers. Şimdiki adı ile “Rangers”. Tugay...

TERLİKLİ DAMAT

Aslında Fenerbahçe doğru transfer dokunuşları yaptı sezon öncesi. Kangrenleşen sol bek sorununu iki tane iyi isimle çözdü. Stoper sıkıntısı...

POLLYANNA

16 Mayıs 1992 günü Bundesliga’da son haftaya giriliyordu. Ortaokul çağında Magic Box Star 1 ekranının karşısına oturmuş Almanya’da kim şampiyon olacak diye bekliyordum. Türkiye Ligi 1 hafta önce İnönü Stadı’nda BJK’nin GS’yi 4-3 yenmesi ile sonuçlanmış ve son hafta formalite haline dönüşmüştü.

O sezon Eintracht Frankfurt Andreas Möller, Uwe Bein, Manfred Binz ve o dönemin George Weah ile beraber en popüler Afrikalısı Tony Yeboah ile fırtına gibi esiyordu. Takımın başında elinden hiç düşürmediği purosu, büyük siyah gözlükleri ve takım elbisesi ile hocadan çok Hollywood filmlerindeki Güney Amerikalı kartel baronlarını andıran Stepanoviç vardı. Takım 1990 Dünya Kupası galibi Alman ekolüne pek de benzemeyen Orta Avrupa ekolüne yakın hızlı ve göze hoş gelen oyunu ile ligin son haftasına 50 puan ve averaj ile lider giriyordu.

İkinci sırada Andreas Möller’in o dönem en büyük rakibi olan bir Doğu Alman Matthias Sammer’in liderliğindeki 50 puanlı Stuttgart vardı. Köln’de hocalık kariyerine başlayan ve Stuttgart’ta rüştünü ispatlamaya çalışan Daum’un elinde Sammer dışında daha sonra Türkiye’ye de gelecek olan Sverisson, Gaudino ve Alman Milli Takımı’nın da sol bek olacak olan Frontzeck gibi vasat oyuncular vardı. O dönem Daum Frankfurt kadar iddialı top oynatmasa da ileride FB günlerinde sahaya koyacağı pragmatik performans ile tam zıt kutuplarda bir futbol anlayışını Stutgart’a kabul ettirmişti.

Üçüncü sırada ise yine 50 puan ama averajla geride kalan Dortmund vardı. Henüz 97 yılında CL’yi kazanacak takımın iskeleti oluşturulmaya başlanmamıştı ama takımın başında 97’deki efsanenin babası Hitzfeld vardı. Takım Zorc, Mill, Helmer, Povlsen ve genç Chapuisat etrafında kurulmuştu.

Son hafta Frankfurt, Rostock deplasmanına giderken rakibi küme düşme hattında hayat memat maçına çıkıyordu. Rostock’un kümede kalmak için çekiştiği Duisburg ise sahasında Stuttgart’ı ağırlıyordu. Aynı esnada Dortmund ise Avrupa Kupası’na katılmak için kazanmak zorunda olan Saftig’in çalıştırdığı Leverkusen karşısında deplasmandaydı.

İlk golü Dortmund atıyor, akabinde Stuttgart golü yiyordu. Bu sonuç ile Hitzfeld şampiyondu. Akabinde Stuttgart attı ve ilk yarılar bittiğinde sıralama Dortmund, Frankfurt, Stuttgart idi. İkinci yarılar başladığında heyecan doruğa çıktı. Üçe bölünmüş ekranın karşısında film seyreder gibi sürekli değişen şampiyonluğun kimde kalacağını merak ile bekliyordum. Çocuklara oynatılan sandalye kapma oyunu gibi müzik durduğunda şampiyonluk kimde kalacak onun düşüncesi içinde izliyordum.

İkinci yarının ortasında Rostock-Frankfurt 1-1 oldu ve heyecan doruğa çıktı. Dortmund rölantiye almış diğer maçların bitmesini bekliyordu. İşte ne olduysa son 5 dakika içinde oldu. Aynı dakika içinde Stuttgart Buchwald ile golü buldu, Rostock da Frankfurt’a golü atınca şampiyonluk bir anda en az şans verilen Stuttgart’ın kucağına geldi. Maçlar böyle bitti ve Daum kariyerinin tek Bundesliga şampiyonluğuna ulaştı.

O sezon maç başına 2 gol ortalaması ile oynayan Frankfurt en gerekli maçta ikinci golü bulamamasının ceremesini belki bir daha uzunca süre eline geçmeyecek şampiyonluğu kaybederek çekmişti. Foto finişe giren üç takımdan nispeten en kısırı olan Stuttgart ise en az gol yiyen takım olarak ipi göğüslüyordu.

Futbolun romantik yüzü o sezon meşin yuvarlağın acımasızlığına yenilmişti. Bir futbolsever olarak Frankfurt’un şampiyonluğu kaçırmasına üzülmüştüm ama aynı Daum, sekiz yıl sonra Leverkusen’in başında, Bayern’e, lider girdiği son haftada averajla şampiyonluğu kaybettiğinde de aynı duyguları yaşadım diyebilirim zira Leverkusen Rudi Völler önderliğinde o dönemin en iyi topunu oynuyordu.

Bütün bunları neden anlattım diye soracak olursanız futbolun ne kadar garip ve bir o kadar da acımasız bir oyun olduğunu vurgulamak istediğim içindir zira hafta sonu Süper Lig’i izledikten sonra bizim ligimizde de benzer bir 92 model çoklu foto finişin kaçınılmazlığını hisseder gibiyim.

Şu anda şampiyonluğu bir quartet zorluyor ve 20 Mayıs’a kadar da inişli çıkışlı da olsa bu şekilde sürecek gibi gözüküyor.

Lider GS averajla ayrıldığı ikinci Başak City’den 10 gol fazla atmasına rağmen 5 gol fazla yediği için puan farkı yapamamış durumda ama aynı sayıda gol yediği FB’den 7 gol fazla attığı için 3 puan önde yer alıyor. BJK, City ile aynı golü yemesine ve 2 gol de fazla atmış olmasına rağmen 3 puan gerisinde sıralanıyor yani golleri Başak City kadar efektif atamıyor ama yiyor.

İç saha performansında GS açık ara öndeyken dış sahada yedinci sırada yer alıyor ama quartetin diğer üçlüsü hem içeride hem dışarıda ilk dörtte yar alıyor.

Ligin tepesinde öyle bir denklem var ki şampiyonluğun sırrı hangi faktörlerden geçiyor net söyleyemiyorsunuz.

Bugün en kısır bulduğumuz ve dördüncü sıradan gelen FB, aynı 92 yılında Stuttgart’ın yaptığı gibi, foto finişte şampiyon olabilir çünkü ortada bu sezon sonuna ait bir öngörü yapabileceğiniz matematiğe ait bir formül yok. Kısacası çok bilinmeyenli bir denklem…

Bize ipucu verecek hafta sonu 17-18 Mart olabilir. FB-GS, City-BJK maçlarının sonunda fireler olabilir ya da yarış daha da kızışabilir. Bu iki maç akabinde hala dört takım şu anda olduğu gibi minör farklarla sıralanıyor olurlarsa o zaman seyreyleyelim cümbüşü hem de otuz iki kısım tekmili birden.

Böyle bir yarış sadece ekranı dörde bölmekle kalmaz ülkeyi de çeyreklere böler ve bol kaoslu, kavgalı gürültülü, tehditli bir nisan ve mayıs dönemi geçiririz. Zaten finansal olarak batmış üç büyüklerimiz can havliyle şampiyonluğa saldırıp merhum Makyevel’i devreye sokmakta herhangi bir beis görmezler. Eldeki malı değerlendirmek isteyen İstanbul Hükümeti’nin takımı City de Bir Avuç Dolar için mutlaka elindeki kozları oynayacaktır.

Bütün bunların ışığında bir de kabul etmemiz gereken bir gerçek varsa o da şu ki; İtalya Ligi ile beraber at başı giden tek orta/üst seviye lig bizim ligimiz ve her ne kadar, neresinden tutsak elimizde kalıyor olsa da bunun keyfini çıkarmamız gerekiyor.

Madem kısa vadede, o kadar yazıp çizmemize rağmen, değişen pek bir durum yok, Polyanna’ya bağlayıp oynanan ligin heyecanından zevk almaya bakacağız. Belki daha az kafa patlatınca daha güzel oluyordur….

Herkese sıhhat, akıl, huzur ve spor dolu bir hafta diliyorum.

Yazarın diğer yazıları için tıklayın

mail: osman.cetin@abcspor.com

twitter@ msdoc78

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Son Haberler

*MİA SAN HÖNESS

18 yaşındaki Uli Höness 1970 yılında doğduğu şehrin takımı 1846 Ulm'dan Bayern Münih' e transfer olur. Bir temmuz sabahı,...

KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞAN “RANGERS”

KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞAN “RANGERS” Çocukluğumda ilgi ile takip ettiğim bir takım idi Glasgow Rangers. Şimdiki adı ile “Rangers”. Tugay Kerimoğlu transfer olunca daha da...

TERLİKLİ DAMAT

Aslında Fenerbahçe doğru transfer dokunuşları yaptı sezon öncesi. Kangrenleşen sol bek sorununu iki tane iyi isimle çözdü. Stoper sıkıntısı Jailson, Gustavo ve Ozan ile...

ERROR BULUT

ERROR BULUT Yüz güzelliği mi iç güzelliği mi meselesiyle uzaktan- yakından bir alakası yok ama "boyu mu, işlevi mi" meselesini çok andıran bir sorunsal daha...

AYAN, PİNHAN VESAİRE

AYAN, PİNHAN VESAİRE “Reklam, talep yaratma sanatıdır.” American Marketing Association (AMA) reklamı bu sözlerle tanımlar. Reklam ve genel olarak pazarlamayı ele aldığınızda en kısa ve en efektif...

Benzer Konular