ANADOLU EFES VE GALATASARAY LIV HOSPITAL

Okunması Gerekenler

*MİA SAN HÖNESS

18 yaşındaki Uli Höness 1970 yılında doğduğu şehrin takımı 1846 Ulm'dan Bayern Münih' e transfer olur. Bir temmuz sabahı,...

KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞAN “RANGERS”

KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞAN “RANGERS” Çocukluğumda ilgi ile takip ettiğim bir takım idi Glasgow Rangers. Şimdiki adı ile “Rangers”. Tugay...

TERLİKLİ DAMAT

Aslında Fenerbahçe doğru transfer dokunuşları yaptı sezon öncesi. Kangrenleşen sol bek sorununu iki tane iyi isimle çözdü. Stoper sıkıntısı...

efe resimANADOLU LIV HOSPITAL …

 

Euroleague’in 2014-15 sezonu, bizim için, üç silahşörümüzle, topyekûn zafere yükleneceğimiz bir seneydi ilk başlarda. Fakat zaman ilerledikçe, uzun ve iflah kesici bu maratondaki başarı kıstası, içlerinden henüz sadece bir neferimize gülümsedi; diğer iki neferimizden biri mucizelerden faydalanıp maceraya yaralı devam etme şansını buldu; son neferimizse, imtihanını alnının akıyla atlatmayı başaramazken, o mucizeleri kendisi yarattı ve başını dik tutmaya çalıştı..

 

Bu yazı, işte bu “tökezleyen” iki ekibimize bir karne sunmak adına değil, vak’a tarihçiliğini bir nebze olsun aşabilmek için hazırlandı.

 

gs maccabi 2Önce, mecalini yitirmek üzere olan temsilcimizden başlayalım. Galatasaray, ne Medical Park sponsorluğunda, ne de Liv Hospital sponsorluğunda, sakatlıklardan belini doğrultamadı – epey manidar olsa gerek. Bu belanın çapı da cürümü de o denli büyüdü ki, bizler her sezonun ilk yarısında ve ikinci yarısında birbirinden alabildiğine farklı birer Galatasaray kadrosunu izlemeye alıştık, diyebiliriz. Domercant’lerden Jamont Gordon’lara, Göksenin Köksal’dan Cenk Akyol’a, N’Dong ve Jawai’sinden Shumpert, Furkan, Macvan ve Engin Atsür’üne kadar, yerli – yabancı herkes nasibini aldı bu sakatlıklardan seneler boyu. Bilhassa Ergin Ataman’ın uygulattığı idman takviminin, NBA standartlarına yakın olduğunu görüyoruz – fakat NBA oyuncularının kendilerini performans arttırıcı yasaklı maddelerle “beslemesine” gösterilen müsamahanın bizim ligimizde yeri olmadığı için, o tempodaki bir idman müfredatı, oyuncuları müzmin sakat haline getirmeye başlıyor ne yazık ki..

 

arroyoLakin bu sene, kadro istikrarına ve sürekliliğine darbe vuran etken, sakatlıkları bile geri planda bırakmayı başaran “malî” kriz oldu. Buradaki asıl manidar unsur, Beşiktaş ile geçirdiği 3 kupalı efsane sezonun ardından mali sebeplerden ötürü takımdan ayrılan Ergin Hoca’nın, bu seneki mali buhranda gemide kalmaya gönüllü tek isim olmasıydı. Neydi bu kriz? Türkiye Basketbolu’nun ilk günlerinden bu yana süregelen, maaşların oyunculara zamanında ödenmemesi geleneğiydi, bu geleneği doruk noktasına çıkışıydı. Ligimizde, özellikle 90’lı yıllarda, ücretleri ödenmediği veya sözleşme şartları yerine getirilmediği için giden oyunculara rastlamıştık; fakat hem bu örneklerin neredeyse tamamını yabancı oyuncular teşkil ediyordu, hem de o kulüpler şubeyi kapatacak kadar büyük bir malî bataktaydılar. Örnek mi? Kayseri Meysuspor’dan Kombassan Konya’ya kadar pek çok misalimiz var. 2001-02 sezonunda, Serdar Bilgili yönetimi altında basketbolda küçülme kararı aldığı için takımı sadece yerli oyunculardan kuran bir Beşiktaş hatıramız da mevcut. Fakat biz, bu sezona dek, hiç bu kadar topluca, organize ve kadrodaki tüm oyuncuların dahil olduğu bir “iş bırakma” teşebbüsü vakasına rastlamamıştık…

 

gs basketBu vaziyeti layıkıyla anlayabilmek adına, geçen senin şu ‘minik’ olaylara gebe kalmış TBL final serisine, daha doğrusu, serinin 5. maçına az da olsa değinmemiz gerekebilir. Çünkü Galatasaray’ın maça çıkmama kararını almasındaki esas etkenin, kulübün bu mali şartlarda artık basketboldan yatırımları çekme ve bütçeyi küçültme kararına (gayri resmi olarak) varmasının başat etken olduğunu düşünüyorum, düşünüyoruz. Doğrudur, basketbol henüz yatırdığınızdan fazlasını kazandıran bir mecra, bir spor pazarı değil. Bu sebeptendir ki, bu yıl içerisinde Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım bile, her sene Kadınlar Euroleague’de Final Four’a oynayan Fenerbahçe kadın basketbol takımını küçülteceklerini, yatırımı azaltacaklarını açıkladı. Açıkladı, çünkü basketbolun, hele de kadınlar düzeyindeki basketbolun bizim ülkemizde kulüplere herhangi esaslı bir getirisi bulunmuyor…

 

ergin atamanGalatasaray’a geri dönelim. Oktay Mahmudi ile başlayan Euroleague cengaverliği hikayesi, Ergin Ataman ile bir üst seviyeye çıkmayı başarmıştı. 2012-13 sezonunda şampiyonluk gelmişti. Geçen sene, Galatasaray erkek basketbol takımı, Anadolu Efes ve Fenerbahçe Ülker’in sahip olduğundan çok daha az bir bütçeyle, ve yine sakatlıkların gölgesi altında, Euroleague’in son 8 takımı arasına kalmayı başaran yegane Türk takımı olmuştu hatta. Ligde yine finale çıkılmıştı, seri 2-2 devam ediyordu. Kemikleşmiş ve muteber bir basketbol seyircisini, düzenli olarak stadyumlara çekebiliyorlardı. Teknik ekip, artık daha büyük başarılar için gerekli zeminin oluştuğunu düşünürken, yatırımların artmasını beklerken, bu sezon başında aleyhteki fısıltılar ayyuka çıktı. Futbolda akılsızca ve cömertçe harcanan paraların kulüp bütçesinde yarattığı “batak” neticesinde, idarecilerin gözünde hem erkekler hem de kadınlar düzeyindeki basketbol takımları, sahip oldukları bu ölçeklerle, kulübe ağır bir kambur oluşturuyordu adeta. Ve bu durum sebebiyle, Ergin Hoca sezona, pivot pozisyonunda çok istediği Sofoklis Schortsanitis yerine Nathan Jawai – Ian Vougioukas şeklindeki (uyumsuz ve formsuz) bir yabancı rotasyonu ile başlamak zorunda kaldı..

 

gs kizilyildiz1Önce, Nolan Smith’in aykırı ve disiplinsiz davranışları sebebiyle takımdan kovulmasına şahit olduk. Takım bir anda, geçen sene Cedevita Zagreb forması altında Adriyatik Ligi’nin altını üstüne getirmiş bir skorerinden mahrum kaldı, hem de daha sezon başında. Üzerine, ödemeler zamanında yapılmadığı için, yerli – yabancı bütün oyuncular (veya oyuncuların yüzde doksanı) hukuki yollara müracaat ettiler ve basına da yansıyan bu sürecin sonunda, Ergin Hoca’nın iyi niyetli arabuluculuk çabalarına karşın, kulüp Furkan Aldemir’i, bu sezonki uzun rotasyonunun en kilit ismini kaybetti…

 

Daha sonra, Aradori, Vougioukas ve Jawai ile çeşitli sebeplerle yollar ayrıldı; Erceg haftalar boyunca “ha gitti ha gidecek” baskısı altında oynatıldı; bütçe kısıntısı sebebiyle alınan Maric, beklendiği gibi, takıma hiç uyum sağlayamadı ve gönderildi. Sakatlıklar sebebiyle hem pivot hem de guard pozisyonu daraldı; Ergin Hoca basına verdiği demeçlerle, oyunculara “pamuk eller cebe”, “çok çalışın” minvalinde mesajlar gönderdi. Neyse ki rotasyona Patric Young gibi ham ama dev potansiyelli bir pivot ile Uşak Sportif’in en önemli oyuncusu Justin Carter dahil edildi de, kadro biraz nefes aldı.
GS OLYFakat sıkıntılar burada bitmedi. Sakatlıklar ve sistem farkı sebebiyle (eli ısınınca 30 sayıyı bulabilen) Pocius’tan sezon boyu hemen hiç verim alamadılar; dahası, Sinan, Micov, Erceg, 37’lik delikanlı Kerem Gönlüm ve Arroyo’nun sahada canları çıkmaya, sakatlıkları ve yıpranmaları artmaya, verimleri düşmeye başladı. Kızılyıldız maçı gibi büyülü zaferler, dramatik taraftar olayları ve Ergin Hoca’nın “talihsiz” basın açıklaması gibi sebeplerden ötürü hak ettiği değere ulaşamadı. Bilhassa da, kulüp idarecileri nezdinde istenen etkiyi yaratamadı, başarılar gölgelendi. İdareciler günden güne takıma olan inançlarını yitiriyor ve teknik ekiple oyuncuları bir başlarına kaderlerine terk ediyor gibiydiler; malum, borç bataklığı içerisindeydiler ve uğraşacak daha mühim konuları, öncelikleri vardı hiç kuşkusuz. Bu arada, Murat Özyer’in de hem erkekler hem de kadınlar basketbol şubelerinde yapmış olduğu ilginç basın açıklamaları da kulübe antipati toplamaya başlamıştı. Üzerine bir de Beşiktaş kadın (ve daha sonra erkek) basketbol takımı idarecileri ile girdikleri seviyesiz diyalog sonrası, her iki kulüp de kamuoyunda prestij kaybetti.

 

gs euroleagueLakin asıl buhran, Göktürk Ural – Ergin Ataman sonrası ortaya çıkacaktı. Sürprizlerle dolup taşmış bir sezonun ve kulüpteki şartların, ve hatta maçlarda hakemlerin tartışmalı nice kararının da etkisi var mıdır Ergin Ataman’ın bu davranışında ve tutumunda, veya Ergin Hoca hakikaten de suçlu ve gaddar mıdır, yoksa Göktürk’ün de hatalı olduğu yerler olabilir mi, bunu başlı başına ayrı bir yazıda incelemek icap edecektir (özetle, açıkçası ben Göktürk’ün haklı ve mağdur olduğunu düşünenlerdenim, ama Ergin Ataman’ın da bunca baskı ve sıkıntı altında normalde yapmayacağı bir hataya imza attığına da inanıyorum). Fakat neticede, kariyerinin başındaki gencecik bir basketbolcunun uğradığı bu davranışın kamuoyuna yansıması korkunç oldu. Olayda cezalar verildi, sözler söylendi; neticede bir şekilde “tatlıya bağlandı”. Velakin bizler de, senelerdir altyapılarda devam eden bir başka alışkanlığı, “hocanın vurduğu yerde gül biter” ve “dayak da eğitimin doğal bir parçasıdır, büyütmemek lazım” teamüllerini hatırladık bu vesileyle. Evet, bu tarz musibetlerin açığa çıkması sayesinde, kulüplerimiz artık fiziksel şiddet ve ödemeler konusunda belki daha titiz davranacaklardır, hatta belki basının da denetimi ve hassasiyeti kulüplerin üzerinde olacaktır; ama şimdi konumuz bu değil. Galatasaray’ın serüvenini anlatmayı sürdürelim.

 

gsbasket1Göktürk olayının sancıları geçmeden, bu kez, ödemeler konusundaki çifte standart büyük sıkıntı yaratmaya başlamıştı. Ödemeler söz konusu olduğunda, takımın en önemli yıldızı ve en çok kazananı Carlos Arroyo bir yana, kalan tüm oyuncular diğer bir yanaydı. Bu durum gitgide takım kimyasını bozuyor ve Arroyo ile diğer oyuncuların arasına ister istemez mesafe sokuyordu. Derken, ansızın, darbelerin en büyüğü geldi ve birkaç kez tekrar eden ödeme sıkıntısının ardından Arroyo, sözleşmesini feshedip takımdan ayrıldı…

Arroyo’dan doğan boşluğu kapatmak için, aslen 2-3 numarada oynayan Carter da, hücumun son halkası olması gerekirken, taşıyıcı oyun kurucu rolüne büründürüldü. Çok yönlülüğü ve azmi sağ olsun, etkinliğini yitirse de, rolünde sırıtmıyor. O varken, Ender de 6. adam olarak çok daha etkili. Sinan’ın da ne kadar kıymetli bir oyuncu olduğu (özellikle de, Arroyo’nun gidişinden hemen sonra elde edilen Fenerbahçe galibiyetinde) daha da iyi anlaşıldı.

 

galatasaray basketbolBunca olumsuzluğa rağmen, kadronun bu kadar daralması, potansiyelli gençlere de bir şans doğurdu. Her şey yolunda gitseydi bu gençler Ergin Hoca’dan formayı kapabilirler miydi, şahsen ben hiç sanmıyorum. Fakat neticede, bazı lig ve Euroleague maçlarında inatla 6-7 kişilik bir rotasyonda ısrar edildikten sonra, gençler, mecburiyetten kadroya eklendi. Vatandaşlık ve lisans işlemleri Binbir Gece Masalları’na dönen Nikolov, Göktürk, Ege ve onların bir jenerasyon üstü olan Şuacan, bana kalırsa şu an, hem eşsiz birer tecrübe kazanıyorlar, hem de, zannettiklerinden daha büyük bir amaca hizmet ediyorlar: Yetkilileri, idarecileri, basketbola inandırmak…

 

Ergin Ataman gibi sabır taşına dönmüş bir taktik dehadan yegane ricamız, bu gençlere olabildiğince şans vermeye devam etmesi ve bu işin genç oyuncularla, çok daha az masrafla ve başarıyla yapılabileceğini, basketboldan O’nun ve Yağızer Uluğ’nun belki yirmide biri kadar bile anlamayan idarecilere kanıtlamasıdır. Şubenin toptan kapatılmasını engellemek adına yapabileceği bu en önemli hamleyi yapmasından başka kulüpler düzeyinde Ergin Hoca’nın ispat etmesi gereken bir husus kalmamıştır diye düşünmekteyim. Ligde durumları ne olur bilinmez, fakat bu sezonki Euroleague defterini, uzun süre gençlerle başa baş götürdükleri bir Barcelona maçıyla kapattılar ve asıl önemli olan nokta da işte bu başa baş mücadeledir. Başlarına gelenlerin kimisi şanssızlık, kimisi münferit ve külli hataların bedeli, kimisi bile bile lades demenin cezası, kimisi de tamamen sürprizdi. Yönetim kademesinde yapılan nice hata yüzünden kendilerine tepkiliyiz, fakat mücadele azimleri ve çabaları için, sahaya yansıttıkları basketbol için, yönetime değilse de, Ergin Hoca’ya ve “fedailerine” tebrik, alkış ve teşekkürlerimizi iletiriz. Çünkü biliyoruz ki, istediği kadroya kavuşsa, Ergin Hoca bundan çok daha fazlasını yapardı, ve geçmişte yapmışlığı da var.

 

efes 10Bunca kelamın ardından, az ama öz konuşacağımız bir Anadolu Efes paragrafına geçelim. Top 16’nın ilk maçları bitene dek hem ligde hem de Avrupa’da fırtına gibi esen, karakterli, kimlikli, genç oyunculardan azami faydayı sağlayabilen bir takımdı Efes. Roller oturmuştu, Efsane koç Ivkovic, kıvamı tutturmuştu. Final Four adayı olmaları doğaldı. Fakat ne olduysa, Thomas Heurtel’in kadroya katılmasından sonra oldu. “Heurtel Etkisi”ni iki yönden incelemek lazım. İlki, ligdeki durum. Heurtel takıma gelince, yabancı kısıtlaması sebebiyle her maç Draper, Janning, Kristic ve Perperoglou’ndan birisi tribüne gönderildi. Ne yazık ki, Heurtel’in kadroda eşi benzeri olmadığı gibi, takımda eşi olabileceği veya rolünü üstlenebileceği bir oyuncu da yoktu. Yani Heurtel, yeri doldurulabilen bir oyuncu değildi, fakat bu eksilen isimlerin yokluğunu göstermeyecek, hissettirmeyecek türde bir isim değildi. Özellikle de savunma ve takım oyunu sevmeyen yapısı sebebiyle, Draper’ı çok arattı lig maçlarında. Janning’in katkı derecesi tartışılır, ama Draper çok daha kritik bir öneme sahip olduğunu bize bir kez daha kanıtladı bu süreçte. Savunma demişken, hemen Euroleague kısmına da geçelim, çünkü bundan sonraki dertler, hem ligde hem de Avrupa’da aynı: Heurtel’in gelişiyle Efes, çok daha fazla atan, ama çok daha fazla sayı yiyen bir ekip haline geldi. Çünkü rakip oyun kuruculara baskı yapmaktan hoşlanmayan Heurtel varken, rakipler çok daha kolay ikili oyunlar ve boş şutlar yakalayabildiler. Lasme ve Kristic faul problemlerine erken girmeye başladılar, savunmadaki roller ve alan paylaşımı karıştı, ritim bozuldu. Heurtel süre alacak diye, takımın en önemli birebir savunmacısı Doğuş, benche mahkum edildi. Savunma içler acısı ve acemi bir hal aldı.

 

efes 4Hücumdaki ritmin bozulmasıysa tam bir felaketti. 90’lardan kalma One-man Isolation’a bayılan Heurtel, kendini Naumoski yerine koyduğu için, bugünlerin basketbolunda Efes’in değeri düştü. Hücumda artık top herkesin eline değmiyor, Heurtel Arroyo gibi oynuyor, ne Bjelica, ne Saric, ne Cedi, ne de Janning eski tempodaki verimliliklerini sürdüremiyor. Özellikle genç Cedi’deki bu düşüşü, Birkan’ın geri dönüşü bile telafi edemedi. Doğruya doğru, Lasme ve Kristic’e daha fazla top iniyor belki, ama sadece onlara iniyor top, ve o da, çoğunlukla mecburiyetten. Saric’in hücum performansı zaten sezon başından beri düzenli olarak düşmeye devam ediyor ve Saric’in hücumu giderek tek yönlü bir hale geliyor – hücum ribauntlarını toplamak ve boş üçlükleri denemek. Perperoglou sadece işler sıkıştığında devreye giriyor, onun dışında ortalarda gözükmüyor. Heurtel, 2014 Dünya Şampiyonası’nda bronz madalya alırken Diot ile beraber Tony Parker’ın boşluğunu doldurmanın rüzgarıyla, savruk oynuyor ve Efes, bu yüzden hem ligde hem de Avrupa’da arka arkaya olmaz maçları kaybetti. Kaybedilen Laboral ve Malaga maçları, iki as oyuncusundan yoksun Nizhny’ye karşı zar zor kazanılan maç hep bu tablonun yansıması.

 

efes 3Bunca dağınıklığa rağmen Efes’in Euroleague’de çeyrek finale yükselmesi, tamamen Malaga’nın Laboral’i yenme lütfunda bulunmasının eseridir, mucizedir. Efes, pırıltısını toparlayabilmek için, Ivkovic’in irfanına başvurmak zorunda. Bütün iş, Ivkovic’in dehasına bağlı. Kurt hoca, bu sezon Top 16’ya dek Euroleague’in en az sayı yiyen takımı yeninden canlandırmak ve benzer bir karakteri, kimliği Heurtel’in varlığıyla dengelemek zorunda. Yoksa, Real Madrid eşleşmesi, kulüp tarihinin en korkulu kabusuna, en acı hezimetine dönüşebilir…

 

Efes’e başarılar, Galatasaray’a teşekkürler…

EFE ÖZENÇ

efe.ozenc@abcspor.com

@efe_ozenc

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Son Haberler

*MİA SAN HÖNESS

18 yaşındaki Uli Höness 1970 yılında doğduğu şehrin takımı 1846 Ulm'dan Bayern Münih' e transfer olur. Bir temmuz sabahı,...

KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞAN “RANGERS”

KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞAN “RANGERS” Çocukluğumda ilgi ile takip ettiğim bir takım idi Glasgow Rangers. Şimdiki adı ile “Rangers”. Tugay Kerimoğlu transfer olunca daha da...

TERLİKLİ DAMAT

Aslında Fenerbahçe doğru transfer dokunuşları yaptı sezon öncesi. Kangrenleşen sol bek sorununu iki tane iyi isimle çözdü. Stoper sıkıntısı Jailson, Gustavo ve Ozan ile...

ERROR BULUT

ERROR BULUT Yüz güzelliği mi iç güzelliği mi meselesiyle uzaktan- yakından bir alakası yok ama "boyu mu, işlevi mi" meselesini çok andıran bir sorunsal daha...

AYAN, PİNHAN VESAİRE

AYAN, PİNHAN VESAİRE “Reklam, talep yaratma sanatıdır.” American Marketing Association (AMA) reklamı bu sözlerle tanımlar. Reklam ve genel olarak pazarlamayı ele aldığınızda en kısa ve en efektif...

Benzer Konular