1980’lerde Avrupa futbolunda geleceği bugünden yaşayan bir takım vardı: FC Dinamo Kiev!
O dönem “21. yüzyılın takımı” dendiğinde, özellikle yaşı 50’nin üzerindeki futbolseverlerin aklına ilk gelen kulüp idi Ukrayna temsilcisi. Çünkü Dinamo Kiev yalnızca kupa kazanan bir takım değildi; futbolu bilimsel yöntemlerle yeniden tanımlayan, modern oyunun temel taşlarını atan bir futbol laboratuvarıydı.
Bu devrimin mimarı ise kuşkusuz Valeriy Lobanovskyi idi.
Lobanovskyi’nin futbol anlayışı döneminin çok ötesindeydi. Bugün “gegenpressing”, veri analizi, fiziksel yükleme, takım kompaktlığı ve alan paylaşımı gibi kavramlarla konuştuğumuz birçok detay, aslında 1970’lerin sonu ve 1980’lerde Dinamo Kiev’de uygulanıyordu.
O yıllarda Batı Avrupa hala bireysel yıldızların parladığı klasik futbol anlayışını sürdürürken, Lobanovskyi futbolu matematiksel bir sistem olarak görüyordu. Ona göre yıldız oyuncudan çok kolektif mekanizma önemliydi.
Bu yüzden Dinamo Kiev sahada adeta bir makine gibi işliyordu.
Rakibe nefes aldırmayan pres, ezberlenmiş geçiş oyunları, kusursuz fizik kondisyonu ve disiplin… Takımın oyuncuları sanki bir bilgisayar programının parçaları gibiydi. Ancak bu “robotik düzen” içerisinde olağanüstü yetenekler de vardı.
1975 Ballon d’Or sahibi Oleg Blokhin, dönemin en yıkıcı hücum oyuncularından biriydi. Onun ardından 1986 Ballon d’Or kazanan Igor Belanov geldi. Savunmada Vladimir Bessonov, orta sahada Oleksiy Mykhailychenko, hücumda Oleg Protasov ve sert savunmacı Oleg Kuznetsov gibi isimler, Sovyet futbolunun zirvesini temsil ediyordu.
Dinamo Kiev’in Avrupa’daki başarıları da bu sistemin tesadüf olmadığını kanıtladı.
1975’te Kupa Galipleri Kupası’nı kazandılar. Ardından Avrupa Süper Kupası’nda dönemin mutlak devi FC Bayern Munich’i mağlup ederek tüm kıtaya meydan okudular. O yıllarda bir Doğu Avrupa takımının Batı’nın elitlerini bu kadar baskın şekilde yenmesi büyük olaydı.
1986’da ikinci kez Kupa Galipleri Kupası’nı kazandıklarında ise artık herkes şunu kabul ediyordu: Dinamo Kiev yalnızca Sovyetler’in değil, dünyanın en modern futbol takımlarından biriydi.
Üstelik bu başarılar sadece kulüp seviyesinde kalmadı. Lobanovskyi’nin sistemi, Sovyet milli takımı üzerinde de büyük etki yarattı. 1986 Dünya Kupası’nda Sovyetler Birliği’nin oynadığı futbol hala nostalji videolarında hayranlıkla izlenir. Birçok futbol tarihçisine göre o takım, turnuvanın en güçlü ekiplerinden biriydi.
Ancak futbolun kaderi sadece saha içinde yazılmıyordu!
1991’de Sovyetler Birliği dağıldığında, Dinamo Kiev de eski gücünü sürdürebileceği ekonomik ve sportif zemini kaybetti. Kapitalist düzene geçişle birlikte Doğu Avrupa kulüpleri finansal olarak Batı ile rekabet edemez hale geldi. Genç yıldızlar artık kariyerlerinin başında İtalya, İspanya, Almanya ve İngiltere’ye gidiyordu. Eskiden yıllarca aynı sistem içinde gelişen oyuncular, kulüplerin uzun vadeli projeler kurmasına fırsat bırakmadan ayrılıyordu.
Yine de Dinamo Kiev tamamen kaybolmadı.
1990’ların sonunda Andriy Shevchenko ve Serhiy Rebrov önderliğinde bir kez daha Avrupa’yı salladılar. 1998-99 sezonunda Şampiyonlar Ligi yarı finaline çıkarak son büyük Doğu Avrupa mucizesini gerçekleştirdiler. Özellikle Real Madrid CF ve FC Barcelona karşısındaki performansları unutulmazdı. Ancak bu yükseliş de kalıcı olamadı; Shevchenko kısa süre sonra Batı Avrupa’nın yolunu tuttu!.
Ve aslında o yarı final, bir dönemin kapanışını simgeliyordu.
Ne yazık ki 21. yüzyılda Doğu Avrupa futbolu, eski Avrupa hakimiyetinden çok uzak kaldı. Bugüne kadar hiçbir Doğu Avrupa kulübü yeniden Şampiyonlar Ligi finali göremedi; yarı final bile artık ulaşılması güç bir hedefe dönüştü. Modern futbol ekonomisi, yayın gelirleri, sponsor gücü ve oyuncu piyasası Batı lehine öylesine büyüdü ki; Dinamo Kiev, Steaua Bükreş, Kızılyıldız veya Spartak Moskova gibi eski devlerin yeniden zirveye çıkması giderek zorlaştı.
Ama futbol tarihi söz konusu olduğunda bazı takımlar kupalarından daha büyük miras bırakır. Dinamo Kiev’in mirası tam da budur!.
Bugün Pep Guardiola’nın pozisyon oyunu, Jürgen Klopp’un ön alan presi ya da modern veri analizli futbol konuşuluyorsa, bu hikayenin temellerinden biri yıllar önce Kiev’de atılmıştı. Lobanovskyi ve onun “21. yüzyılın takımı”, modern futbolun geleceğini herkesten önce görmüştü.
