90 Dakikadan Fazlası: Portekiz’de Futbol ve Diktatörlüğün Gölgesi
Bir futbol maçı bazen sadece futbol maçı değildir.
Bazen bir şehir yarışır. Bazen bir sınıf. Bazen de bir ülkenin yıllarca bastırılmış duyguları sahaya çıkar.
Portekiz’de Benfica, Sporting ve Porto arasındaki rekabet de hiçbir zaman sadece puan tablosundan ibaret olmadı.
Çünkü bu rekabetin arkasında Portekiz’in en uzun siyasi dönemlerinden biri vardı: António de Oliveira Salazar’ın Estado Novo rejimi.
36 yıl süren sessiz kontrol
1932 yılında Portekiz’in başına geçen Salazar, ülkeyi 1968’e kadar fiilen yönetti.
Onun kurduğu sistem klasik anlamda bir askerî diktatörlükten farklıydı. Daha çok: güçlü devlet kontrolü, sansür, siyasi muhalefetin sınırlandırılması, geleneksel değerlerin korunması üzerine kurulmuş otoriter bir rejimdi.
Salazar için futbol da toplumun dışında değildi. Çünkü futbol, milyonlarca insanın duygularını aynı anda harekete geçirebilen en güçlü araçlardan biriydi.
Salazar’ın “3F” Formülü
Salazar rejiminin temel ayakta kalma stratejisi, Salazar’ın Üç F’si olarak bilinen üç temel öğeye dayanıyordu:
Futbol: Halkın enerjisini ve aidiyet duygusunu stadyumlarda tüketmek.
Fado: Melankolik Portekiz halk müziği ile kitleleri duygu seli içinde tutmak.
Fátima (Din): Katoliklerin hac noktası üzerinden manevi bir kontrol alanı yaratmak.
Apolitikleştirme: Stadyumlar, yoksul ve baskı altında yaşayan Portekizlilerin hafta sonu tüm öfkelerini, heyecanlarını ve rekabet duygularını boşalttığı güvenli birer “toplumsal emniyet süpabı” olarak işlev gördü.
Siyaset ile futbol ilişkisinin en net göstergesi, Salazar’ın yıllar sonra yaptığı şu ünlü itiraftır: “Futbol olmasaydı Portekiz’i bir dakika bile yönetemezdim.” Bu söz, rejimin istikrarını halkın tutkuyla bağlı olduğu spor üzerinden sağladığını açıkça ortaya koyar!.
Benfica: Halkın kulübü mü?
Lizbon’un en büyük kulüplerinden biri olan Benfica, zamanla geniş halk kitleleriyle özdeşleşti. Kulübün taraftar tabanı özellikle işçi sınıfı ve sıradan halk kesimleri arasında çok güçlüydü.
Benfica’nın yükselişi sadece sportif başarılarla değil, toplumdaki geniş karşılığıyla da dikkat çekiyordu. 1950’li ve 1960’lı yıllarda Benfica, Avrupa futbolunun devlerinden biri haline geldi.
Özellikle yıldız futbolcu: Eusébio kulübün ve ülke futbolunun sembolüne dönüştü.
Ancak Eusébio’nun hikayesi de Salazar döneminin karmaşıklığını gösteriyordu. Mozambik doğumlu siyah bir futbolcu olarak Eusébio, Portekiz’in dünya sahnesindeki en büyük spor figürü oldu.
Rejim onun başarılarını uluslararası prestij için kullanmak istedi. Fakat sahadaki yeteneği, siyasi hesaplardan çok daha büyüktü.
Sporting: Gelenek ve elit kesim algısı
Benfica’nın karşısındaki büyük rakip: Sporting CP
Sporting, uzun süre daha kurumsal ve aristokratik bir kulüp imajıyla anıldı. Kulübün güçlü altyapısı ve disiplinli yapısı, onu Portekiz futbolunun en önemli kurumlarından biri haline getirdi.
Ama Benfica-Sporting rekabetini sadece “halk ve elitler” şeklinde açıklamak da eksik kalır.
Çünkü zaman içinde her iki kulübün taraftar kitlesi toplumun tüm kesimlerine yayıldı.
Fakat bu algı, rekabetin siyasi ve sosyal boyut kazanmasına neden oldu.
Porto: Kuzeyin gururu
Lizbon merkezli iki büyük kulübün yanında kuzeyden gelen başka bir güç vardı: FC Porto
Porto kulübü, sadece futbol açısından değil, bölgesel kimlik açısından da farklı bir yerde duruyordu.
Lizbon ile Porto arasındaki tarihsel rekabet, futbol sahasına da yansıdı.
Porto taraftarları için bu mücadele bazen sadece bir şampiyonluk yarışı değil, başkente karşı kuzeyin kendini kanıtlama mücadelesiydi.
Salazar futbolu neden sevdi?
Salazar aslında futbola bugünkü anlamda bir tutkuyla bağlı değildi.
Onun için futbolun önemi başkaydı.
Futbol:
halkı ortak bir duygu etrafında birleştirebilirdi,
rejimin uluslararası imajını güçlendirebilirdi,
ekonomik ve sosyal sorunlardan uzaklaştırıcı bir alan yaratabilirdi.
Bu nedenle büyük sportif başarılar, Portekiz’in dış dünyaya gösterilen yüzü haline geldi.
Benfica’nın Avrupa zaferleri ve rejimin vitrini
1960 ve 1961 yıllarında Benfica, Avrupa Kupası’nı kazanarak Portekiz futbolunu dünya sahnesine taşıdı.
Bu başarılar rejim tarafından da kullanıldı.
Ancak burada ilginç bir çelişki vardı: Portekiz hükümeti futbol başarılarını kendi propagandası için kullanırken, aynı futbol kulüpleri toplumdaki farklı kesimlerin kimliklerini ifade ettiği alanlar olmaya devam ediyordu.
Yani futbol aynı anda hem kontrol edilen hem de kontrol edilemeyen bir güçtü.
Futbolun susturamadığı sesler
Salazar döneminde siyasi ifade özgürlüğü sınırlıydı. Ancak tribünler, insanların duygularını dışa vurabildiği nadir alanlardan biriydi.
Bir hakeme tepki göstermek, rakibe bağırmak veya kulübünü savunmak bazen sadece spor değildi. Futbol, toplumun konuşamadığı şeyleri dolaylı olarak ifade ettiği bir alan haline gelmişti.
Diktatörlük bitti, rekabet kaldı
Salazar 1968’de görevden ayrıldı. 1974’teki Karanfil Devrimi ile Estado Novo rejimi tamamen sona erdi.
Ama futbol rekabetleri yaşamaya devam etti, hala da ediyor.
Bugün Benfica, Sporting ve Porto arasındaki mücadele haka Portekiz futbolunun merkezinde.
Çünkü bazı rekabetler kupalardan daha büyüktür.
Onlar tarih taşır. Kimlik taşır. Hatıra taşır.
Portekiz’de futbol hiçbir zaman sadece 90 dakika olmadı.
Bazen bir maç, bir ülkenin geçmişiyle yüzleşmesiydi.
