Kader Anı, Sırp Ruhu ve Bir Efsanenin Doğuşu: Novak Djokovic’in Tarihi Eşiği
Spor tarihi, anlık kararların, küçük tesadüflerin ve kıl payı atlanan dönemeçlerin yarattığı devasa kelebek etkileriyle doludur. Kulvarında çığır açmış bazı kariyerler vardır ki, varış noktaları kadar o noktaya giden yoldaki uçurum kenarları da büyüleyicidir. Novak Djokovic’in hikayesi, tam da böyle kusursuz bir “sliding doors” senaryosudur.
Bugün tarihin en çok Grand Slam kazanan erkek tenisçisi olarak anılan Sırp efsane, kariyerinin henüz en başında, kraker kutusu misali kırılgan bir gençken, rüzgarın yönünü tamamen değiştirebilecek bir uçurumun kenarından döndü (coğrafi ve kimliksel bir kader anahtarı).
Britanya Pasaportu veya “Bize Karşı Dünya” Aidiyeti
Novak henüz uluslararası junior turnuvalarda fırtına gibi esen bir çocukken, Sırbistan (o zamanki adıyla Sırbistan-Karadağ) NATO bombardımanlarının yaralarını saran, ekonomik krizlerle boğuşan ve spor altyapısı sıfırlanmış bir ülkeydi.
Profesyonel bir tenisçi yetiştirmenin astronomik maliyetleri karşısında Djokovic ailesi borç harç içinde, adeta ip üstünde yürüyordu. Federasyonu’nun yaşadığı kronik maddi sıkıntılar ve yetersiz tesisler yüzünden ülkesi adına oynamaktan vazgeçme noktasına gelmişti!.
İşte bu çaresizlik tavan yapmışken, dışarıdan yetenek transferine para saçan ama sistemik olarak çöküşte olan Britanya Tenis Federasyonu (LTA) uluslararası menajerler aracılığıyla aileye ulaştı.
Masadaki teklif devasa boyutlardaydı: İngiltere’de konut tahsisi, anne ve babaya garantili iş imkanları ve Novak’ın tüm masraflarının sınırsız finansmanı… Tek bir şart vardı: Britanya bayrağı altında oynamak.
Ekonomik baskıyı iliklerine kadar hisseden aile bu teklifi ciddi şekilde masaya yatırdı. Sırbistan devleti ya da federasyonu o dönem Novak’ı elinde tutmak için herhangi bir mucize yaratmadı; aksine kronik imkansızlıklar genç yeteneği ellerinden kaydırıyordu.
Ancak iki kırılma tarihi değiştirdi: Novak’ın henüz o yaşta dili, okulu, arkadaşları ve köklerini bırakıp yabancı bir ülkeye gitmeyi reddeden içgüdüsel aidiyet duygusu.
Babası Srđan Djokovic’in imkansız borçlanmalarla, yerel sponsorların sağladığı kısıtlı fonlarla ve Novak’ın kendi turnuva ödülleriyle çarkı bir şekilde döndürmeyi başarması!.
Aile ve yakın çevrenin çabaları, Sırp iş insanlarının ve yerel sponsorların son anda sağladığı sınırlı da olsa kritik fonlar sayesinde çocuklar için en azından tekerleğin dönmesi sağlandı. LTA’nın teklifi resmi bir imzaya dökülmeden masadan kalkıldı.
** 14 yaşındaydı (U12 ve U14 turnuvalarındaki çıkışıyla menajerlerin dikkatini çektiği dönem). Ayrıca bu ilgi, Britanya basını ve LTA kanadından hafif fünyeli yoklamalarla bir süre daha (Novak 19 yaşına basıp ATP’de tırmanışa geçtiği 2006 yılına kadar) arkadan da olsa devam etmişti; ancak ailesinin masaya yatırıp ciddi şekilde düşündüğü ana teklif 14 yaşındayken gerçekleşti!.
Eğer o gün Britanya seçilseydi; Andy Murray ile aynı bayrak altında, LTA’nın steril koçluk havuzunda yetişen iki Britanyalı raket izleyecektik.
** İngiliz medyasının o ezici ve toksik baskı kültürü, Novak’ın o asi, dışlanmış ama korumaklı “bize karşı dünya” aidiyetini besleyen “mortal-kombat” zihniyetini törpüler miydi?
Kesin olan şu ki; Novak zor olanı seçti, Sırp kalmayı tercih etti ve büründüğü o dünyaya meydan okuyan karakterin temel harcını kendi elleriyle kardı!.
Ve tabii ki onsuz, Sırp tenisi de hiçbir zaman bugünkü küresel popülaritesine ulaşamayabilirdi.
Djokovic Sırbistan için GOAT!
Kadınlarda kökleri Sırbistan’a uzanan Monica Seles (sonradan Amerikan vatandaşı oldu) tarihin en korkutucu dominasyonlarından birine imza atarken, Ana Ivanović ve Jelena Janković fırtınasıyla iki dünya 1 numarası çıkaran Sırp tenisi, kadın kategorisinde aristokrat bir kulüp gibiydi.
Erkeklerde ise Boba Zivojinović’in 80’lerde yaktığı meşaleyi devralan Janko Tipsarevic, Viktor Troicki, Dusan Lajovic ve Filip Krajinovic gibi isimler ilk 10’a tırmanarak, Masters finalleri oynayarak ve ülkeye tarihi Davis Cup zaferleri getirerek muazzam işler başardılar.
Ancak konu Novak Djokovic olunca, o devasa dağın yanında hepsi küçük birer tepeden ibaret kalıyor!.
Sonuç: Kayan Kapıların Kazananı
Bugün geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki Novak Djokovic’in hikayesi düz bir başarı çizgisinden ibaret değil. Borç içinde geçen çocukluk yıllarını, reddedilen İngiltere pasaportlarını ve sistemin yokluğunda ailesinin sırtlandığı devasa riskleri alt alta koyduğumuzda karşımıza modern spor tarihinin en kusursuz “ya şöyle olsaydı?” senaryosu çıkıyor.
O kapılardan herhangi biri farklı bir yöne açılsa, bugün tenis dünyası çok başka bir hikayeyi konuşuyor olacaktı belki de…
