https://abcspor.com/wp-content/uploads/2020/11/ataturk.jpg

OLİMPİYATLARIN KURUCUSU: PIERRE DE COUBERTIN

Okunması Gerekenler

Fransız düşünce tarihi, insan doğasını, toplumu ve ahlakı merkeze alan devrimci fikirlerle doludur;

Jean-Jacques Rousseau;Modern beden eğitiminin ve doğa sporları felsefesinin mimarı.
Voltaire; Beden-zihin dengesi ve yaşam enerjisi savunucusu),
Michel de Montaigne; Erken dönem beden-eğitim entegrasyonu vs vs.

Her ne kadar bu filozoflar modern anlamda birer sporcu olmasa da, insan bedeninin özgürleştirilmesi, eğitilmesi, halk sağlığı ve oyunun toplumsal işlevi konularında spor felsefesinin temellerini atmışlardır.

Ama tabii ki çağı değiştiren isim bellidir: Pierre de Coubertin!

Yalnızca 1,62 metre boyundaydı, ancak pek çok ölçüte göre 20. yüzyılın spor deviydi, 1 Ocak 1863’te Fransa aristokrasisinde dünyaya gelen efsane….

Modern Olimpiyat Oyunları’nın kurucusu ve Fransız tarihinin spora doğrudan en büyük etkisini yapan figürü bugün kaleme alacağız beraberce…

Aslında bir tarihçi ve pedagog olan Baron de Coubertin, Fransız gençliğinin fiziksel olarak zayıfladığını düşünerek Antik Yunan’ın Olimpiyat idealini 19. yüzyıl sonunda yeniden canlandırmıştır. Sporu sadece bir yarışma değil, uluslararası barışı, karakter gelişimini ve evrensel eğitimi sağlayan en büyük araç olarak görmüştür.

Bu düşünürler zinciri, Fransız felsefesinde bedenin “küçümsenen bir günah vesilesi” olmaktan çıkarılıp “insanın özgürleşme ve mükemmelleşme aracı” haline gelmesinin yolunu açmıştır ki Fransız düşünce dünyasındaki bu hat, Pierre de Coubertin eliyle nihayetinde modern olimpizme dönüşmüştür!.

Baron Pierre de Coubertin, modern sporun ve Olimpiyatların çarkını tek başına döndüren bir dahi olmaktan ziyade; 19. yüzyılın ikinci yarısındaki büyük travmaları, arayışları ve entelektüel akımları kusursuz bir şekilde harmanlayan vizyoner bir aristokrattı.

Sporda “çağı değiştirmesi” ve Olimpiyatları yeniden kurması, belirli kişilerden, ulusal deneyimlerden ve antik felsefi hayranlıklardan derinlemesine beslenen bir sürecin sonucudur.

Coubertin’i bu devrimci noktaya taşıyan etkenler, kişiler ve kaynaklar şu başlıklar altında toplanabilir

Fransa’nın Milli Travması (1870 Fransa-Prusya Savaşı)

Coubertin’in motivasyonunun temelinde siyasi ve toplumsal bir acı yatar. Fransa, 1870 yılında Prusya karşısında ağır ve gurur kırıcı bir askeri yenilgi almıştı.

Genç bir aristokrat olan Coubertin, ülkesinin gençliğinin fiziksel ve mental olarak zayıfladığını, dökülen bu kanın ve başarısızlığın temel sebebinin eğitim sistemindeki fiziksel hareketsizlik olduğunu düşündü.

Ona göre Fransız gençliği disiplinsiz ve hantaldı. Sporu, ulusu yeniden ayağa kaldırma, iradeyi güçlendirme ve toplumu “iyileştirme” projesi olarak görmeye böyle başladı.

İngiliz Okul Sistemi ve Thomas Arnold Modeli

Coubertin’in spor felsefesini şekillendiren en büyük dış etken İngiltere seyahatleri ve İngiliz “Public School” (kolej) kültürüdür.

Özellikle ünlü Rugby Okulu’nu ve bu okulun efsanevi müdürü Thomas Arnold’un eğitim anlayışını inceledi.

Arnold, takım sporlarının (özellikle ragbi) sadece fiziksel gelişimi değil; karakteri, ahlakı, “fair-play” (dürüst oyun) ruhunu, liderliği ve takım ruhunu beslediğini savunuyordu.

Thomas Hughes’un Rugby Okulu’ndaki yaşamı anlatan ünlü romanı Tom Brown’s School Days ve İngilizlerin “sportmenlik” anlayışı Coubertin’i büyüledi.

Hatta Oxford ve Cambridge üniversitelerindeki spor kültürünü inceleyerek, sporun ulusal gücü artırmadaki rolünü Fransa’ya uyarlamak istendi.

Dr. William Penny Brookes ve “Much Wenlock” İlhamı

Coubertin, modern Olimpiyat fikrini tamamen tek başına “sıfırdan” icat etmemiştir.

İngiltere seyahatleri sırasında Shropshire’daki küçük bir kasaba olan Much Wenlock’ta doktor ve hayırsever William Penny Brookes ile tanıştı. Brookes, yerel halkı spora teşvik etmek için 1850’lerden beri “Wenlock Olympian Games” adında yerel spor festivalleri düzenliyordu.

İkili arasında kurulan dostluk, Coubertin’e yerel spor organizasyonlarının uluslararası bir boyuta taşınabileceği fikrini aşıladı.

Coubertin, ömrünün son döneminde kaybettiği Brookes’u her zaman uluslararası Olimpiyat hareketinin ilham kaynaklarından biri olarak anmıştır.

Olimpiyat Fikrinden İlk Başta Hiç Kimsenin Heyecan Duyuş Olması (1892 Sorbonne Konuşması)

Coubertin, modern Olimpiyatları ilk kez 23 Kasım 1892’de Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nde ilan ettiğinde tam bir hayal kırıklığıyla karşılaştı.

Salondaki Fransız entelektüeller ve spor adamları bu fikri ya çok ütopik buldular ya da anlamadılar; dönemin basını ise habere neredeyse hiç yer vermedi.

Coubertin yılmadı ve iki yıl sonra (1894’te) uluslararası bir kongre düzenleyerek desteği dışarıdan (İngiltere, Yunanistan, ABD vb.) topladı. Yani içerideki ilk sessizlik, onu global bir diplomasi hamlesine zorlayan katalizör oldu.

Kadın Sporculara Karşı Olan Tutucu (ve Çelişkili) Yaklaşımı

Bugün kadınlar olimpiyatlarda erkeklerle eşit sayıda madalya mücadelesi verirken, Coubertin’in ilk dönemki vizyonunda kadın sporcular kesinlikle yoktu.

Coubertin, kadınların spor yapmasını desteklemekle birlikte, onları Olimpiyat sahnelerinde yarışırken görmeye şiddetle karşı çıkıyordu. Ona göre kadınların Olimpiyatlardaki rolü, sadece erkek sporcuları alkışlamak ve yarışmaların sonunda onlara “çelenk takmak” olmalıydı.

Ancak ölümünden sonra komite bu ataerkil bakış açısını zamanla yıktı; fakat Coubertin’in 19. yüzyıl sonu aristokratik Fransız erkek zihniyetini olimpik hareketin ilk yıllarına dayattığı gerçeği tarihin bir çelişkisi olarak kaldı.

Antik Yunan Klasisizmi ve “Olimpiyat” Romantizmi

Bir tarihçi ve klasik eğitim almış bir Fransız aristokratı olarak Coubertin, Antik Yunan’ın “gymnasium” (zihin ve bedenin aynı anda geliştiği alanlar) kültürüne hayrandı.

Ona göre Yunan medeniyetinin büyüklüğü sadece felsefe ve sanattan değil, beden ile zihnin kurduğu o kutsal dengeden (mens sana in corpore sano) geliyordu. 1870’lerde Olympia harabelerinde yapılan Alman arkeolojik kazıları da dünyada antik döneme olan ilgiyi tetiklemişti.

Coubertin, bu antik mirası 19. yüzyılın endüstrileşen, ulusallaşan dünyasında barışçıl bir rekabet aracına dönüştürmeyi hayal etti.

(Amatör Ruh) Takıntısı ve Sınıfsal Ayrımcılık

Coubertin, sporun para karşılığı yapılmasını (profesyonelliği) bir tür ahlaki yozlaşma olarak görüyordu. Ona göre gerçek sporcu, para için değil, onur ve “oyun zevki” için yarışan aristokrat ya da burjuva bireydi (İngiliz “centilmen” kültürü).

Bu düşünce, işçi sınıfından gelen yetenekli sporcuların uzun yıllar dışlanmasına ve sistemin elitist kalmasına yol açtı.

Coubertin’in bu romantik ama gerçek dışı “amatörlük” saplantısı, 20. yüzyılın sonuna doğru sporun endüstrileşmesiyle tamamen çöktü, ancak ilk yıllarda oyunların kimliğini belirleyen en baskın unsur oldu.

Coubertin, sporu barış aracı yapmak isterken bir yandan da kendi dönemi ve sınıfının önyargılarını (kadınlara ve işçi sınıfı profesyonellerine mesafeli yaklaşım) sisteme entegre etmiş bir figürdü.

Nasıl Çağ Değiştirdi?

Pierre de Coubertin; tüm bu parçaları (Fransa’nın kurtuluş arayışı, İngilizlerin karakter eğiten okul sporları, Brookes’un yerel festival deneyimi ve Antik Yunan’ın barış ideali) birleştirerek 1894 yılında Paris’te Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ni (IOC) kurdu.

Onu tarihi değiştiren figür yapan şey, sporu sadece “koşmak ya da yarışmak” ibaret bir kas aktivitesi olarak değil; ulusları buluşturan, dinden ve dilden bağımsız evrensel bir barış ve eğitim felsefesi (Olimpizm) haline getirmesi oldu!.

Sonuç olarak; Paris’in o sessiz salonlarında yalnız bir hayal olarak doğan olimpik ateş, bugün dünyanın dört bir yanını saran devasa bir endüstriye dönüştü. Ancak Pierre de Coubertin’in unuttuğu ya da bilinçli olarak ötelediği o insani gerçek —sporun sadece elitlerin değil, sahnede var olmak isteyen herkesin hakkı olduğu gerçeği— uzun yıllar sonra bu çarkın kalbinde yeniden yazıldı.

Bugün stadyumları dolduran o devasa tezahüratlar, sadece madalya kazananların değil; o gün Sorbonne’da duyulmayan seslerin ve bu kürsüyü var eden ortak insanlık arayışının yankısıdır.

Son Haberler

SOĞUK SAVAŞIN HAYALETLERİ, SESSİZ FİNALLER: CARL ZEİSS JENA’NIN SAKLI TARİHİ

Duvarın 9 Kasım 1989'da yıkılmasıyla Batı ile birleşen Doğu Almanlar; DDR-Oberliga'da ilk ve son şampiyonluğu yaşayan Hansa Rostock, 1974'te Avrupa Kupa...

Benzer Konular