Spor tarihi, sayısız peri masalına ve kimsenin beklemediği şampiyonluklara sahne oldu. Belki de sporu bu kadar büyüleyici yapan şey tam olarak bu…
Kadınlar tenisi ve Olimpiyatlar söz konusu olduğunda ise, ilk akla gelen en çarpıcı hikayelerden biri de hiç şüphesiz Monica Puig’e ait.
Bir düşünün: Kariyeriniz boyunca hiçbir Grand Slam turnuvasında dördüncü turun ötesine geçememişsiniz – ki o da sadece bir kez, 2013 Wimbledon’da. Ama sonra çıkıp 2016 Rio Olimpiyatları’nda altın madalya kazanarak tarihe geçiyorsunuz!.
Puig’in Rio’daki zaferi, “imkansız” diye bir şeyin aslında olmadığını gösteren en güzel örneklerden biri oldu.
Üstelik bu başarı sadece kişisel değildi; Porto Riko’nun olimpiyat tarihindeki ilk altın madalyasıydı. Turnuva boyunca da öyle kolay bir yol izlemedi. Sırasıyla Sloven Polona Hercog, Rus Anastasia Pavlyuchenkova, 3 numaralı seri başı Ispanyol Garbine Muguruza ve Alman Laura Siegemund’u eleyerek ilerledi.
Yarı finalde Petra Kvitova’yı geçtiğinde aslında o peri masalı çoktan yazılmıştı. Ama Puig orada durmadı. Finalde dünya 2 numarası Alman Angelique Kerber’i üç sette mağlup ederek hikayeyi zirveye taşıdı.
Kısacası, dünya sıralamasında 34. sırada yer alan bir oyuncu, dünyanın en iyilerinden birini yenerek altın madalyaya uzanmıştı.
Bazen spor, tüm istatistikleri, tüm beklentileri bir kenara bırakır… ve bize sadece inanmanın neler değiştirebileceğini gösterir!.
