Kuzey Denizi’nin Kıyısından Premier Lig’in Kapısına: Hull City’nin Hayatta Kalma Hikayesi
İngiltere futbolunda bazı kulüpler kupalarıyla, bazıları yıldızlarıyla hatırlanır. Ama bazıları vardır ki, var olabilmek bile başlı başına bir başarıdır!. Hull City işte tam olarak böyle bir kulüp.
1904 yılında Humber kıyısındaki liman şehri Hull’da kurulan kulüp, daha ilk günlerinden itibaren zorluklarla mücadele etmek zorunda kaldı. Şehirde futbol, ragbi ve kriketin gölgesinde kalıyordu. Üstelik takımın taraftar kitlesinin büyük kısmı balıkçılardan oluşuyordu. Hull City, uzun yıllar boyunca yalnızca bir futbol kulübü değil; işçi sınıfının, liman emekçilerinin ve Kuzey Denizi’yle yaşayan insanların takımıydı.
Bu durum öyle belirgindi ki, İngiltere’de Noel günü maç yapmak gelenek haline gelmişken sadece! Hull City ve ezeli rakibi Grimsby Town için bu uygulama yasaktı. Çünkü taraftarların önemli bölümü o gün tribünde değil, denizde olmak zorundaydı. Balıkçılık sektörü duramazdı; ama futbol bekleyebilirdi.
İlk Yıllar: Kaçan Fırsatlar ve Bitmeyen Talihsizlikler
1906’da Anlaby Road Stadyumu’na kavuşan Hull City, profesyonel futbol ligine dahil oldu. Ancak kulübün yükseliş umutları daha en başta kırılmaya başladı. 1910 yılında 1. Lig’e yükselmeyi yalnızca kıl payı kaçırdılar. Sonraki yıllar ise başarıdan çok hayatta kalma mücadelesiyle geçti.
Kulübün 10. kuruluş yıldönümünde yaşanan olay adeta bir felaketin habercisiydi. Dönemin kadınlara oy hakkı hareketinin radikal eylemcileri, erkeklerin yoğun bulunduğu alanları hedef alan saldırılar düzenliyordu. Hull City’nin stadı da bu saldırılardan nasibini aldı ve kundaklandı. Maddi olarak zaten kırılgan olan kulüp büyük bir darboğaza sürüklendi.
Tam bu olayın etkileri hissedilirken I. Dünya Savaşı başladı.
Savaş sonrası İngiltere ekonomik krizlerle boğuşurken Hull City de ağır yara aldı. Bir dönem 2. Lig’in üst sıralarında mücadele eden takım, zamanla 3. Lig’e kadar düştü. Yine de taraftarlarına umut verecek anlar yaşattılar; FA Cup’ta yarı finale kadar yükselerek kısa süreli de olsa ülkenin dikkatini çektiler.
Savaşlar, Bombalar ve Yıkılan Statlar
Hull City’nin kaderi sanki trajedilerle yazılmış gibiydi.
II. Dünya Savaşı sırasında önce kulübün evi Anlaby Road bombalandı. Takım geçici olarak kriket stadyumu Boulevard’a taşındı. Ancak kısa süre sonra orası da Alman bombardımanında kullanılamaz hale geldi.
Bir futbol kulübü için stat yalnızca maç oynanan yer değildir; hafızadır, kimliktir, aidiyettir. Hull City ise yıllarca bu aidiyeti yeniden kurmaya çalıştı. Sonunda Boothferry Road’a taşınarak yeni bir başlangıç yaptı.
Savaş sonrası dönemde kulüp ilk kez “Kaplanlar” kimliğini daha görünür şekilde benimsemeye başladı. Ancak romantik lakaplar, ekonomik gerçekleri değiştirmiyordu. Hull City hâlâ İngiliz futbolunun en kırılgan kulüplerinden biriydi.
İflasın Eşiğinde Geçen Yıllar
1980’ler Hull City için yeni bir düşüş dönemiydi. Kulüp tarihinde ilk kez 4. Lig’e kadar gerilediler. Maddi krizler artık rutin hale gelmişti. Maaşlar ödenemiyor, yıldız oyuncular birer birer satılıyordu.
Hatta öyle zamanlar oldu ki futbolcular, kulübe gelir yaratabilmek için müzik albümleri çıkarmaya başladı.
Kulübün kapanmaması adına en değerli oyuncular elden çıkarıldı. Bunlardan biri de ileride Hull City efsanesi haline gelecek olan Dean Windass idi.
1990’ların sonuna gelindiğinde durum daha da kötüleşmişti. Kulüp birkaç kez el değiştirmiş, krizler çözülememişti. Hull City artık profesyonel futbolun dışına düşme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. İngiltere’de 5. Lig’e düşmek, birçok kulüp için yalnızca sportif başarısızlık değil; yok oluş anlamına geliyordu.
O dönemde takımın başında orta saha oyuncusu Warren Joyce vardı. Sezonun son haftalarında alınan kritik puanlarla Hull City son anda hayatta kaldı. Belki de kulübün tarihindeki en önemli başarı, o sezon düşmemekti.
Stadyumsuzluk ve Yeniden Doğuş
Krizin yalnızca saha içinde yaşandığını sanıyorsanız yanılırsınız.
Hull City, Boothferry Park üzerinde de büyük problemler yaşadı. İcra memurlarının stadyuma girişinin engellenmesi gibi dramatik olaylar kulübün ne kadar zor durumda olduğunu gösteriyordu. 2000 yılında kulüp yeniden kapanmanın eşiğine geldi.
Fakat 2001’de iş insanı Adam Pearson’ın kulübü satın alması her şeyi değiştirdi.
Bu hamle yalnızca ekonomik bir kurtuluş değildi; Hull City için yeni bir dönemin başlangıcıydı.
2002 yılında modern KC Stadium’a taşınan kulüp, artık geçmişin enkazını geride bırakmaya çalışıyordu. Teknik direktör Peter Taylor yönetiminde inanılmaz bir çıkış yakaladılar. Hull City yalnızca iki sezon içinde 4. Lig’den Championship’e kadar yükseldi.
Bir zamanlar kapanmamak için mücadele eden kulüp artık yeniden hayal kurabiliyordu. Yine de o günlerde amaç hala mütevazıydı: ligde kalabilmek.
Division 2-3 arası giden bir sarmalla geçen tarih, 2004-05 sezonunda Ligue 1’e cikilmasi ile, ordan da hemen akabindeki sezon Championship ve ara sıra Premier Lig ile, bu kez sarmal piramitin en üst 2 ligine upgrade etti.
Phil Brown
Ama çok yakında, Hull City’nin hikayesini tamamen değiştirecek bir isim gelecekti: Phil Brown.
Phil Brown ve Hull City denince akla gelen, kulüp tarihinin en unutulmaz, en görkemli dönemi gelir akla..
2006-2010 yılları arasında yaşanan bu hikaye, mütevazı bir Championship takımının Premier Lig’e yükselişini kapsar.
Phil Brown, 2006’da zor durumdaki takımı devraldığında kimse ondan Premier Lig rüyası görmesini beklemiyordu. Brown, 21. sıradayken devraldığı takımı kısa sürede savunma disipliniyle (Sam Allardyce tarzı) ayağa kaldırdı. 2007-2008 sezonunda inanılmaz bir ivme yakalayan “Kaplanlar”, Wembley’deki play-off finalinde Bristol City’yi yenerek kulüp tarihinde ilk kez Premier Lig’e yükselmişti.
O gunden bugüne dek sadece 1 kez (2019-20) Ligue 1’e düştüler ve hemen ertesi yıl yeniden Championship’e çıktılar.
Ve hala orda devam ediyorlar. Bakalım artık Acun Ilıcalı’nın sahibi olduğu kulüp, 2016-17 sezonu sonrası bir kez daha Premier Lig vizesi alabilecek mi?
