Bir Futbol Gezgini, Bir Beyefendi: Muhsin Ertuğral ve Hak Edilmeyen Sessizlik
Futbol dünyası bazen çok zalimdir. Sadece skora bakan, tabelanın arkasındaki emeği, felsefeyi ve toprağa ekilen tohumları görmezden gelen nankör bir hafızası vardır. Bazı futbol adamları vardır ki, başarıyı sadece kupa sayısıyla ölçmeyen, gittikleri her yere bir vizyon, bir duruş ve bir aidiyet bırakan insanlardır.
İşte Muhsin Ertuğral tam da bu profilin, bu topraklarda harcanmış en net, en asil örneğidir belki de…
Anadolu’nun tozlu yollarından UEFA Kupası’nın kapısına, Güney Afrika’nın mahalli liglerinden büyük kulüplerin kulübelerine uzanan bir hayat hikayesi… O, modern futbolun kodlarını bu ülkeye erken getiren ama zamanının çok ötesinde olduğu için hep “öteki”leştirilen bir futbol dervişiydi.
Zamanın Ötesinde Bir Vizyoner
Muhsin Ertuğral’ı sadece bir teknik direktör olarak anmak ona haksızlık olur. O bir futbol mimarıydı. Takımlarını sahaya sürerken sadece kazanmayı değil, o oyuna bir karakter katmayı amaçladı.
Almanya’da aldığı eğitim, Avrupalı ekoller üzerine kafa yorması ve oyunu laboratuvar titizliğiyle incelemesi, Türkiye’deki “vur patlasın, çal oynasın” futbol iklimine hiçbir zaman tam anlamıyla uymadı. Uyamazdı da. Çünkü o, skor bültenlerinin ötesinde bir futbol aşığıydı.
Hak Edilen Değerin Verilmeyişi: Neden Hep “Dışarıda” Kaldı?
Türkiye’de futbol akılla değil, gürültüyle yönetilir. Medyanın popüler kültür çarkları, sesini en çok çıkaranları baş tacı ederken; işini sessizce, ciddiyetle ve ödün vermeden yapanları kenara itti. Muhsin Hoca da bu çarpık düzenin kurbanı oldu.
Ödünsüz Duruşu: Futbolun baronlarına, menajer oyunlarına ve günü kurtaran yöneticilerin kaprislerine hiçbir zaman boyun eğmedi.
Akademik Dili: Futbolu taktik tahtasında, bilimsel verilerle ve modern antrenman metodolojileriyle açıklaması, magazin basınının ve futbolu kahve sohbeti sanan zihniyetin hoşuna gitmedi.
“Yerli” Etiketi Paradoksu: Türkiye’de ya çok yerli ve geleneksel olacaktınız ya da yabancı bir tabela hocası. Muhsin Ertuğral ise Avrupalı kimliğiyle ama bu toprağın ruhunu bilerek hareket ettiği için her iki tarafa da “fazla” geldi.
Güney Afrika’da Kaizer Chiefs ve Orlando Pirates gibi devleri ayağa kaldırırken, oradaki milyonlar ona “professor” dedi, baş tacı etti. Kendi ülkesinde ise adeta görmezden gelindi, kıymeti ancak küçük bir çevre tarafından anlaşılabildi.
Ruanda Millî Takımı gibi futbolun henüz gelişim aşamasında olduğu coğrafyalarda bile taşa hayat vermeye çalıştı. Afrika futbolunun fiziksel gücünü disiplin ve taktikle harmanlayan, her gittiği kulüpte tesisleşmeden altyapı kültürüne kadar herkesten önce “modernleşme” tohumları eken bir adamdı o.
Sessiz Kalan Bir Futbol Vicdanı
Bugün Türk futboluna dönüp baktığımızda, günü kurtarmak için harcanan milyonların, patlayan transfer bombalarının ve birkaç ayda bir öğütülüp gönderilen teknik adamların arasında Muhsin Ertuğral ismi bir kibarlık abidesi olarak duruyor.
O, gelmesi gereken yere, hak ettiği o büyük kulüplerin zirvesine, futbolun akıl odalarına tam anlamıyla gelemediyse; bu onun yetersizliğinden değil, bu ülkenin futbol ikliminin o derin vizyonu taşıyamayacak kadar sığ olmasındandır!.
Yine de futbol tarihinin defterleri dürüldüğünde, tabelalar silinip gittiğinde geriye kalan tek şey onurdur. Muhsin Ertuğral, bu coğrafyanın futboluna akıl, zarafet ve onur bırakan ama karşılığında vefasızlıktan başka bir şey bulamayan o sessiz dâhilerden biri olarak kalacak.
Hakkı teslim edilmeyenlerin, trajik ama gururlu hikayesinde adın hep saklı kalacak Hoca…
