https://abcspor.com/wp-content/uploads/2020/11/ataturk.jpg

ZAHİD 

Okunması Gerekenler

ZAHİD 

28 Eylül 2003 tarihinde Ankara’da oynanan final müsabakasında Türkiye Kadın Voleybol Takımı Polonya’ya 3-0 mağlup olduğu ve gümüş madalya aldığı akşamın ertesi sabahında bu satırların yazarı bendeniz Liverpool’daki okulun kütüphanesinde hayatımda ilk kez bir voleybol maçı için merak ile Türk gazetelerine ulaşıp maç skorunu öğrenmeye çalışıyordum.

O turnuvada Türkiye ulusal takım seviyesinde Avrupa sathında ilk baş kaldırışını yaptığında Ankara’daki salonda yaşanan atmosferin ve ülke medyasında yaratılan farkındalığın bu kadar uzun soluklu olacağını kaç kişi tahmin edebiliyordu, bilinmez.
2000’li yılların başında yakaladığımız UEFA Kupası, Süper Kupa, Euro Basket 2001 İkinciliği ve Dünya Kupası Üçüncülüğü akabinde gelen bu başarının tesadüf mü yoksa o döneme ait bir plan, program ve stratejinin mi eseri olduğunu daha sonra bizlere tarih gösterdi.
Aradan geçen 20 senede Türk Voleybolu kulüp ve milli takım seviyesinde vitesi artırarak bugünlere gelirken diğer iki spor dalı inişli çıkışlı bir seyir izledi.

Voleybolda yapılan tesisler ve altyapılara tahsis edilen yatırımlar meyvelerini mütemadiyen verdi ve vermeye de devam ediyor.
Spor yönetiminde kritik olan husus sporcuları sevk ve idare edip sonuç almaktan ziyade başarıyı “sürdürülebilir” kılmaktır. Senelerdir konu futbol olduğunda Türk takımlarına örnek verdiğimiz iki kulüp vardır: Ajax ve Porto Türk kulüplerine bu iki kulüpten örnek gösterilen hususlar bir tanesinin altyapısı diğerinin de sürdürülebilir saha sonuçları idi.
Ajax’ın tükenmek bilmeyen bir gayzer gibi alttan yukarı çıkan insan kaynağı ve Porto’nun kazanamasa bile hep eteklerinde dolaştığı dağın zirvesi Türk kulüplerinin nirengi noktası olmalıdır diye söyleyip durduk.

Şimdi dönüp baktığımızda Türk Kadın Voleybolunun hem Ajax hem Porto konumuna geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Ülkenin dört bir yanından getirilen potansiyelli gençlerin bu spora teşvik edilmesi sonucunda istisnasız her yaş grubunda gelen başarılar ve bu kaynağın son kullanıcısı olan A Takımın da mütemadiyen zirvenin çevresinde dolaşması, final olmasa da yarı finallerden aşağı düşmemesi bize bunu kanıtlamaktadır.
Eldeki verilere bakıldığında kısa ve orta vadede de bu başarıların devamı kuvvetle muhtemelken “voleybol ülkesi” olma mottosunun altını ne kadar doldurabileceğiz, asıl önemli husus o bence.

Sportif olarak ana gündemi, diğer pek çok dünya ülkesi gibi, futboldan ibaret olan Türkiye’de kafa yapısının da bu sporun negatif gündemi çerçevesinde şekil aldığı gerçektir. Kendimize sormamız gereken soru voleybol maçlarını izlerken özellikle oyuncular tarafından gösterilen pozitif tavrın yüzde kaçını futbolun paydaşlarından görebiliyoruz.
Kötü olan şu ki; hayatı futbol gözlüğü ile izlemekten öte gidemeyen kamuoyunun büyük bir kesiminin maçları izlerken kalite olarak futbol tipi yorumlardan öteye gidememesi ve özellikle sosyal medyaya da bunların hâkim olmasıdır.

Oyuncular kaybettikleri sayılar, setler ve hatta maçlardan sonra bile pozitifken ekran başında ahkam kesenler onların bu tavrını eleştirmeyi kendine hak görmektedir. Halbuki alan memnun satan memnun, sana ne!
Adam 2008’den beri Türkiye’de çalışıyor, ülkeyi karış karış geziyor, yetenekli çocukları çıkarıyor ve bugün senin ülke olarak geldiğin noktanın temel taşlarını döşüyor; çalıştığı kulüp takımını dünyanın tartışmasız en iyisi haline getiriyor ama Milli Takımda seninle altın kazanamadığı için adamın yemediği laf kalmıyor. Sırbistan’ın başında sahaya çıkıp sana mağlup olunca yine her türlü lafı yiyor. Seni de yendik, gördün mü Guidetti gibi lafları yemek durumunda kalıyor. Halbuki sen bugün o altını kaldırıyorsan onda onun da azımsanmayacak bir payı var.

Bir Liverpool taraftarının yanında oturup final maçında kötü oynayan kendi oyuncusuna küfredip çıkmasını isteyen arkadaşına söylediği güzel bir söz vardır: “Kötü oynayabilir ama unutma bugün bu finali oynuyorsak bunda en çok onun payı var”
Geçmişini reddetmek geleceği yorumlarken bizi çok büyük sıkıntılar çıkarır, sürekli olarak “dün yok bugün var” demek bizleri tüketim toplumunun bir piyonu yapar ve en önemlisi empati duygumuzu yok eder.

Bütün bu pozitif olaylar spor dünyasının bir yanında cereyan ederken aynı anda futbol dünyamız ise tüm negatifliği ile arzı endam eylemeye devam ediyor.
Yaz dönemi transfer hareketliliği ülke insanın taraftar gözlüğü taktığında içine girip kaybolduğu girdabın boyutunu bir kez daha gözler önüne koydu ve koymaya devam ediyor. Taraftar gözlüğünü takınca tüm objektifliğini, mantığını, empati duygusunu ve en kötüsü sürü psikolojisi içerisinde düşünme yetisini yitiren insanoğlu içindeki hayvana söz geçiremez hale geliyor.

Yolda görse önünde ceket ilikleyeceği, foto çekmek için sıraya gireceği hatta araya adam sokacağı insanlara (yönetici, sporcu, teknik direktör vs.) her türlü hakareti yapmakta herhangi bir beis duymayan; takımına gelse sevinçten havaalanına kadar koşarak gidecekken sırf rakip takıma geldi diye hemen çamur atan, 100 senelik arşiv görüntülerini bulup itibarsızlaştırma çabasına giren insanlar kendine taraftar dediği futbolun için beli doğrulmuyor.

Taraftarlar bunu yaparken, sürekli “aynı gemideyiz” edebiyatı yapan yöneticiler de ayrı bir alemde peynir gemilerini yürütmeye çalışıyorlar zira bu kadar paranın, enerjinin ve insan kaynağının tahsis edildiği ama elde var sıfır olan bir endüstride o gemi olsa olsa peynir gemisi olabilir. Hepsinin sadece dilinde var, iş sonuca gelince elde var hüsran.
Gabar’dan petrol(!) çıkmışçasına harcanan paralar, sponsorlar adı altında perde arkasından yürütülen Ali Cengiz oyunları, kontenjan boşaltmak için yapılan hülleler, gündem değiştirmek başlatılan yıldız savaşları, bir konuşursam dünya yerinden oynar v2.0 adlı tiyatro piyesleri derken dünya aya gidiyor farkına bile varmıyorlar çünkü halk hamaseti ve goygoyu tercih ediyor.

O şekilde karşısındakine anlık da olsa üstünlük sağlayacağını zannediyor. Halihazırda ülke olarak bilimsel derinlikteki analiz ve sohbetleri havsalamız kabul etmediği ve edeni de linç ettiğimiz için ancak bu seviyelerde dolaşabiliyoruz, maalesef.
Hal böyleyken burnu çamurdan çıkmayan ve kendi yarattığı dünyanın negatifliğinde boğulan kafa yapısı gidip öbür taraftaki başarılı insanlara laf edebiliyor. Sportif olarak edemediğine siyasi pencereden ediyor, onu bulamazsa özel hayattan ediyor ve polarize olmaya devam ediyor.

Yazımın başlığına da konu olduğu gibi Zahid şu anda Türk Kadın Voleybol takımını tan eylemekle meşgul çünkü bütün bu önyargılar ve yargısız infazları yaparken aynaya bakmak aklından bile geçmiyor, sürekli bir hücum halinde çünkü ona göre en iyiyi hep onlar biliyor.
Her sporu futbol gibi kirlenmiş sanıp kendi yarattıkları hayal dünyasının içi boş gerçeklerine inanmakla ve insanları bu değerler üzerinden yargılamakla meşguller. Halbuki voleybolcular da kendini Zahid sananlar gibi bu ülkenin çocukları ve tek gayeleri kendilerine 100 sene önce açılan yolda ve gösterilen hedefte bu ülkeye faydalı işler yapmak ve zaferler kazandırmak, daha ötesi yok aslında…

Acaba gerçek Zahid kim?
Herkese sıhhat, akıl, huzur ve spor dolu günler dileklerimle…

mail: osman.cetin@abcspor.com

twitter: @msdoc78

 

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

Son Haberler

SINIRLI USSALLIK

SINIRLI USSALLIK Belfast ya da Glasgow’un arka sokaklarında gezerken şehrin turuncu ya da yeşil olarak tasnif edildiğini görürsünüz. Bunun sebebi...

Benzer Konular