Bisiklet tarihinin en büyük ama bir o kadar da en tartışmalı isimlerinden biri olan Lance Armstrong, nasıl oldu da yıllarca doping yapmasına rağmen yakalanamadı? Bugünkü yazımızda bu sorunun peşine düşüyoruz ve beraberce nedenlerini keşfetmeye çalışacağız.
Aslında bunu tek bir nedene bağlamak mümkün değil. Armstrong’un “dokunulmazlığı”, sistem, teknoloji ve korku kültürünün birleşimi sayesinde ortaya çıkmıştı.
Sistem: Takım içi organize doping ağı ve spordaki denetim boşlukları
Teknoloji: Testlerin yetersizliği ve biyolojik pasaport gibi modern yöntemlerin eksikliği
Korku kültürü: Medya, takım arkadaşları ve spor otoriteleri üzerindeki baskı ve Armstrong’un güçlü imajı
Bu üç unsur birlikte Armstrong’un yıllarca üst düzey performansını sürdürmesine ve yakalanmamasına olanak sağladı.
** Testleri “geçmeyi” biliyordu
Tour de France’da 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında EPO testleri ya yoktu ya da oldukça ilkel seviyedeydi. Armstrong ve ekibi, mikro doz kullanımı ve zamanlamayı (yarış dışı dönemlerde doping yapmayı) ustalıkla kullanarak testleri atlatabiliyordu.
Ayrıca kan değerlerini dengelemek için “kan nakli” (blood transfusion) gibi yöntemler de uyguladıkları ortaya çıktı.
Yani Armstrong ve takımı, bu illegal çalışma sayesinde sistemden hep bir adım öndeydiler.
** Takım içi organize sistem
US Postal Service Pro Cycling Team neredeyse A’dan Z’ye, aktif olarak işin içindeydi. Olmayanlar bile neler olup bittiğinin farkındaydı.
Yani doping Armstrong’un sadece bireysel çabası değil, tamamen takım seviyesinde organize edilmişti. Doktorlar, spor direktörleri ve performans uzmanları sürecin içindeydi.
Herkesin dahil olması, dışarıdan delil çıkmasını neredeyse imkansız hale getiriyordu.
** Korku ve baskı kültürü
Armstrong’un takım arkadaşlarına ve iddialarda bulunanlara karşı agresif davrandığı biliniyordu. Eski takım arkadaşlarını doping iddiaları nedeniyle dava etti, gazeteciler üzerinde baskı kurdu.
Aynı zamanda, “kanseri yenmiş kahraman” imajını kullanarak duygu sömürüsü yaptı ve kendisini adeta acındırdı. Spor sahasındaki üstün başarıları da bu imajı pekiştirerek onu bir nevi dokunulmaz hale getirdi.
Tüm bu faktörler nedeniyle, kimse açıkça konuşmaya “ellerinde smout bir kanıt olmadığı için” cesaret edemiyordu.
** Spor otoritelerinin yetersizliği
O dönemde anti-doping sistemi, bugünkü kadar gelişmiş değildi. Dünya Anti-Doping Ajansı (WADA) 1999’da kurulmuştu ve test yöntemleri oldukça sınırlıydı.
Yani sistem yeni kurulmuştu ve denetimler yetersizdi. Bugünkü teknoloji ve test kalitesiyle, Armstrong’un yedi yıl boyunca yakalanmaması gibi bir olasılık, söz konusu bile olamazdı!
** Neden bugün imkansız ?
EPO ve kan dopingi tespit yöntemleri artık çok hassas. Ani değişiklikler bile otomatik olarak şüphe uyandırıyor. Yani mikro doz ve zamanlama hileleri eskisi kadar etkili değil.
Yarış öncesi, yarış sırasında ve yarış dışı dönemlerde sürekli testler yapılıyor. Testler sadece kan değil, idrar ve diğer biyolojik örneklerden de yapılabiliyor.
Uluslararası kurumlar (WADA ve USADA gibi) rastgele doping kontrolleri yapıyor, yani saklanmak neredeyse imkansız!
** İtiraf zinciriyle çöküş
Dedikodular dönüyordu ama somut bir adım atılamıyordu; çünkü ne kanıt ne de itiraf vardı. Her şey, eski takım arkadaşı Floyd Landis’in 2010’daki itirafıyla hız kazandı.
Ardından ABD Anti-Doping Ajansı (USADA) geniş çaplı bir soruşturma başlattı. 2012’de Armstrong, tüm unvanlarını kaybetti: yedi Fransa Bisiklet Turu şampiyonluğu elinden alındı ve bisiklet sporundan ömür boyu men edildi!.
Artık kapana sıkıştığını ve kaçamayacağını anlamıştı. 2013’te Oprah Winfrey ile yaptığı röportajda da, doping yaptığını kabul etmek zorunda kaldı.
Fazla uzatmadan; Lance Armstrong biz saf sporseverlerce, yetenek, hız ve azmiyle zirveye çıkmış gözükürken, aslinda hile ve korku üzerine kurmuş olduğu bu illegal imparatorlukları birer birer kaybetti.
Maalesef paranın herşeye hakim geldiği günümüz dünyasında her zaman böyle ahlaki, mutlu sonlar olmuyor ama Armstrong’un hileyle ördüğü bu taht, dürüstlüğün-adaletin ağır yükü altında bir anda çöktü.
