Kimsenin Hesaba Katmadığı Villa: 14 Oyuncuyla Şampiyonluktan Avrupa’nın Zirvesine
Bugünkü yazımızda İngiltere’ye, 40 yıl öncesine gidiyoruz. Takvimler 1980-81 sezonunu gösteriyor. O zamanki adıyla First Division, bugünkü Premier League’in en üst basamağında yeni bir sezon başlıyor.
Favori belli: Son beş yılın dördünü şampiyon bitiren ve araya iki de Şampiyon Kulüpler Kupası sıkıştıran, Bob Paisley yönetiminde İngiliz futbolunun yeni imparatorluğunu kuran Liverpool. Son iki sezonun Avrupa şampiyonu Nottingham Forest, Sir Bobby Robson önderliğinde yükselen Ipswich Town, hatta Kevin Keegan’ın İngiltere’ye dönüşüyle dikkat çeken Southampton da şampiyonluk yarışının olağan şüphelileri…
Ama sezonun sonunda kupayı kaldıran takım, kimsenin hesaba katmadığı bir Birmingham kulübü oluyor: Hem de ilk başlama düdüğü öncesinde, şampiyonluk oranı 1’e 30 verilen, otoritelerce esamesi bile okunmayan Aston Villa!
Ve mesele yalnızca şampiyon olmaları değil.
Villa, sezon boyunca yalnızca 14 farklı oyuncu kullanarak, 42 maçlık lig maratonunu zirvede tamamlıyor. Üstelik yedi oyuncusu 42 maçın tamamında sahaya çıkıyor. Modern futbol açısından neredeyse akıl almaz bir rakam.
“Hiç kimseyken birilerine dönüşüyorduk”
Aston Villa’nın kadrosu kağıt üzerinde dönemin devleriyle kıyaslanabilecek bir yıldızlar topluluğu değildi.
Takımın daha önceki büyük isimlerinden Brian Little, henüz 26 yaşında, diz sakatlığı nedeniyle futbolu bırakmıştı. Artık Wolverhampton forması giyen gol makinesi Andy Gray de yok. Zaten 70 yıldır şampiyonluk sevinci yaşayamayan bir camia, yani o sulara uzak bir kültür de ekstrası…
Buna karşılık orta sahada takımın kaptanı ve lideri, ana resimdeki Dennis Mortimer (tarihte milli takım forması giyemeyen en iyi Villa oyuncusu olduğu söylenir), oyunun aklı Gordon Cowans, kanatta bitmek tükenmek bilmeyen İskoç Des Bremner ve diğer kanatta dönemin İngiliz futbolu için oldukça sıra dışı bir profil olan (şimdinin trendi ama o devirlerde ters ayak kanat oyuncusu çok az) sağ ayaklı sol kanat Tony Morley vardı.
Ön tarafta ise iki farklı hikaye buluşuyordu: Biri, Forest şampiyonluğu yaşasa da Birtles”in gölgesinde kalmış ikinci sınıf bir santrafor, ama fizik gücü ve hava toplarındaki etkinliğiyle dönemin İngiliz futboluna son derece uygun Peter Withe.
Diğeri ise henüz 19 yaşında, toy Gary Shaw.
Savunmada Allan Evans ve Ken McNaught gibi iki vasat İskoç stoper, sağ bekte eski sol açık Kenny Swain, sol bekte Gary Williams/Colin Gibson rotasyonu ve kalede (belki de kadrodaki tek kariyerli ama düşuşteki isim) Jimmy Rimmer vardı.
** Tek tek maç maç sezonu anlatmayacağım, gerek yok hatta 11’i yazmak da adetim değildir ama tüm sezonu neredeyse aynı kadro ile oynayan bir kadro diye belirttim.
Bugünden baktığımızda belki çok büyük isimler gibi görünmüyorlar. Ama işin sırrı zaten buydu. Ron Saunders, yıldızlardan ziyade birbirini tamamlayan bir takım yaratmıştı.
Kaptan Dennis Mortimer yıllar sonra o dönemi çok güzel özetleyecekti: “Hiç kimseyken birilerine dönüşüyorduk.”
Saunders’ın kusursuz planı
Villa’nın şampiyonluğu biraz da dönemin futbolunun ürünüydü.
Bugünkü gibi 25-30 kişilik kadrolar, sürekli rotasyon, beş oyuncu değişikliği, spor bilimleri ekipleri ve oyuncu yönetimi yoktu. Saunders’ın işi ise elindeki dar kadrodan maksimum verimi almaktı. Ve bunu olağanüstü yaptı.
Villa, 42 lig maçında yalnızca 14 futbolcu kullandı; yedi oyuncu her karşılaşmada forma giydi. Lig boyunca yalnızca sekiz oyuncu değişikliği yapıldığına dair dönem istatistikleri bile var.
Withe sezonu 20 golle, Tottenham’ın İskoç golcüsü Steve Archibald ile birlikte gol kralı olarak tamamladı. 19’luk Shaw da 18 gol attı.
Sonuç? 26 galibiyet, 8 beraberlik, 8 mağlubiyet, 60 puan (iki puan sistemi son sezonu)
Villa böylece 71 yıllık şampiyonluk hasretine son verdi.
Ve asıl hikaye daha yeni başlıyordu.
Bir yıl sonra: Şampiyon ama 15. sırada
Villa’nın 1981-82 sezonuna şampiyon olarak girmesi doğal olarak beklentileri camiaca değiştirdi belki, ama jackpotvari şampiyonluğa rağmen onları “yine favori görmüyor” ve İngiltere’de sahne alacak ilk üç puanlı sezonda, ilk 3 içinde bitirseler başarı sayılır deniyordu otoritelerce…
Zaten beklenildiği gibi de gitti. 9 Şubat 1982’de ligin 15. sırasındaydılar. Sakatlıklar, dar kadronun bedeli ve Avrupa’daki yoğun fikstür derken Villa ligde düşüşe geçti. Sezonun başlarında altı maç üst üste berabere kaldılar ve şubat ayına gelindiğinde takım 17. sıraya kadar gerilemişti.
Üstelik kulüp içinde de büyük bir kriz patladı: 9 Şubat 1982. Ron Saunders, yönetim kurulu ve özellikle başkan Ron Bendall ile yaşadığı anlaşmazlıkların ardından Villa’dan ayrıldı. Sekiz yıllık Saunders dönemi sona ermişti.
Villa taraftarı için bu bir şoktu. Çünkü bu adam onları 70 sene süren yükselişin ardından lig şampiyonluğuna taşımıştı. Yerine ise yardımcısı Tony Barton geçti.
İşte futbol tarihinin en güzel ironilerinden biri de burada ortaya çıkıyor: Saunders’ın bıraktığı takım, birkaç ay sonra Avrupa’nın en büyük kupasını kazanacaktı.
Avrupa’da başka bir Villa
Lig kötü gidiyordu. Ama Avrupa’da Villa bambaşka bir kimliğe büründü.
Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda önce İzlanda’nın Valur’u, ardından Dinamo Berlin, Dinamo Kiev ve yarı finalde Anderlecht geçildi. Tony Morley’nin golü Villa’yı finale taşıdı.
Finalde rakip ise Avrupa’nın en güçlü takımlarından biri: Bayern Münih.
Bayern o güne kadar Avrupa Kupası finaline üç kez çıkmış ve üçünü de kazanmıştı (1974-75-76, efsane kadro). Villa ise Avrupa futbolunun en büyük sahnesinde ilk finalini oynuyordu.
26 Mayıs 1982’de Rotterdam’da tarih yazılacaktı.
Maçın henüz dokuzuncu dakikasında Villa’nın deneyimli kalecisi Jimmy Rimmer sakatlandı. Kale, 23 yaşındaki ve o ana kadar yalnızca bir lig maçında forma giymiş Nigel Spink’e kaldı.
Spink ise hayatının maçını oynadı. Ve ikinci yarıda Tony Morley’nin ortasına yükselen Peter Withe… 1-0. Villa Avrupa şampiyonuydu.
Daha da ilginci, Avrupa Kupası finali üst üste 5. kez 1-0 bitmişti!.
1977-78 Liverpool, 79-80 Nottingham Forest, 1981 bir kez daha Liverpool ve 1982 Aston Villa. İngiliz futbolu Avrupa’yı adeta ele geçirmişti (6 kez üst üste).
Avrupa şampiyonu ama Dünya Kupası’nda yok gibiler
Bugünden bakınca daha da tuhaf bir tablo çıkıyor ortaya.
Avrupa’nın en büyük kupasını kazanan Aston Villa’nın kadrosu, 1982 Dünya Kupası’nda İngiltere tarafından neredeyse görmezden geliniyordu. Düşünün Avrupa Şampiyonu olmuşsunuz ve bugünkü gibi kadrolar Birleşmiş Milletler misali yabancılarla doldu değil.
Villa’dan İngiltere kadrosuna yalnızca Peter Withe seçildi. O da İspanya’da tek dakika bile oynayamadı. Gary Shaw yoktu. Tony Morley yoktu. Dennis Mortimer yoktu.
Gordon Cowans ise İskoçya kadrosundaydı ve Dünya Kupası’nda değildi; İskoçya adına Villa’dan Allan Evans forma giydi ve sadece Yeni Zelanda karşısında sahaya çıktı.
Bu bile Villa’nın ne kadar sıra dışı bir takım olduğunu anlatıyor!.
Ve sonra… her şey dağıldı
Asıl trajedi ise Avrupa zaferinden sonra başladı.
Villa 1982-83 sezonunda ligi altıncı bitirdi. Tony Barton, 1982-83 sezonunun ardından takımı ayakta tutmayı başardı ve 19 Ocak 1983’te Barcelona’yı yenerek Avrupa Süper Kupası’nı da kazandı. İlk maçta 1-0 kaybeden Villa, rövanşı uzatmalarda 3-0 kazanarak kupayı aldı. Gary Shaw, Gordon Cowans ve Ken McNaught golleri atan isimlerdi (o zamanlar çift maç).
Bu maçın başka bir güzel hikayesi daha vardı. Diego Maradona, Gary Shaw’ın formasını istiyordu. Fakat yeni Dalglish denen Shaw’ın asıl hikayesi henüz yazılmamıştı.
1983’te yaşadığı ağır diz sakatlığı, Avrupa futbolunun gelecekteki yıldızlarından biri olarak görülen oyuncunun kariyerini ciddi biçimde sekteye uğrattı (o zamanlar Real Madrid ve Juventus gibi devler istiyordu). Daha sonra geçirdiği çok sayıda ameliyat, onun o muhtemel büyük kariyere hiçbir zaman ulaşamamasına neden oldu.
Orta sahaki beyin Gordon Cowans da aynı dönemde büyük bir darbe aldı. İngiltere Milli Takımı’nda kendine yer bulmaya başlamışken yaşadığı ağır sakatlık gelişimini sekteye uğrattı (1983 yazında İspanya’daki hazırlık kampında ayağı kırıldı).
Ve Villa’nın omurgası birer birer kırılıyordu. Tony Barton 1984’te görevden alındı. Ardından Northampton Town’ın başına geçti ancak 1985’te geçirdiği kalp krizi nedeniyle görevinden ayrıldı.
Kulüp yönetimi de Avrupa şampiyonu kadroyu koruyamadı. Takımın kalanı başkanlık koltuğuna oturan Doug Ellis tarafından dağıtıldı!. Jimmy Rimmer, Kenny Swain, Ken McNaught, Tony Morley ve diğer önemli parçalar kısa süre içinde Villa’dan ayrıldı. Dennis Mortimer, Gordon Cowans ve Peter Withe’nin de sonraki yıllarda takımdan kopmasıyla o muhteşem kadro neredeyse tamamen dağıldı.
Ve Villa’nın çöküşü başladı.
“En kötü şampiyonlar”
İşin en acı tarafı ise Aston Villa’nın zamanla “en kötü şampiyonlar” tartışmasının içine sokulmasıydı.
The Guardian’ın “Second-rate champions” başlıklı değerlendirmesinde Villa’nın 1980-81 şampiyonluğu bu listenin başında yer alıyordu. Çünkü bir sonraki sezon lig şampiyonu unvanını taşıyan takım, ligi 11. sırada tamamlamıştı. Üstelik 15 galibiyet, 12 beraberlik ve 15 mağlubiyetle.
Fakat burada bir ayrıntıyı unutmamak gerekiyor. Aynı takım, birkaç hafta sonra Avrupa’nın en büyük kupasını kazanmıştı.
Dolayısıyla Aston Villa’nın hikayesini sadece “zayıf bir lig şampiyonu” olarak okumak bence büyük haksızlık! Yani başlığa bakıp benim de Aston Villa’yı küçümsediğim düşünülmesin; hem lig hem Avrupa şampiyonluğu gibi olağanüstü bir başarı nasıl olur da “ikinci sınıf şampiyonluk” diye küçümsenebilir, bunu ironik bir dille sorguluyorum tam tersine!
Evet, 1980-81 First Division belki Liverpool’un en parlak yıllarından biri değildi. Ipswich’in fikstür yoğunluğu şampiyonluk yarışını etkiledi. Liverpool ligde tökezledi. Nottingham Forest da önceki iki sezonun seviyesinden uzaktı. The Guardian’ın eleştirileri bu açıdan anlaşılabilir, ama Villa’nın yaptığını küçültmek de mümkün hatta etik değil.
14 oyuncu. 71 yıllık şampiyonluk hasreti.
Bir yıl sonra ligde 11’incilik. Menajerin sezon ortasında ayrılması.
Kalecinin finalin dokuzuncu dakikasında sakatlanması. Ve Avrupa Kupası finalinde Bayern Münih’i 1-0 yenmek.
Bütün bunlar aynı hikayenin parçaları.
Belki de unutulmasının sebebi tam olarak bu
İngiliz futbolunun Avrupa’daki o olağanüstü dönemini düşündüğümüzde akla genellikle Liverpool ve Nottingham Forest geliyor.
Liverpool, 1977, 1978 ve 1981’de Avrupa Kupası’nı kazandı. Nottingham Forest ise 1979 ve 1980’de üst üste iki kez zirveye çıktı.
Aston Villa’nın 1982 zaferi ise bu beş yıllık İngiliz hegemonyasının son halkasıydı.
Ama belki de hikayesi diğerleri kadar anlatılmadı. Çünkü Liverpool’un arkasında uzun süreli bir hanedan ve superstarlarla dolu bir kadro vardı. Forest’ın hikayesi zaten Brian Clough gibi efsanevi bir futbol karakteriyle özdeşleşti.
Villa’nınki ise daha tuhaf, daha kırılgan ve daha kısa sürdü.
Bir anda ortaya çıktılar. Şampiyon oldular. Avrupa’nın zirvesine çıktılar. Ve sonra dağıldılar.
Belki de bu yüzden Aston Villa’nın 1981-82 Avrupa şampiyonluğu, futbol tarihinin en romantik ama aynı zamanda en az hatırlanan başarılarından biri.
Çünkü bazı takımlar uzun yıllar boyunca büyür. Bazıları bir döneme damga vurur.
Bazıları ise sadece iki sezon için ortaya çıkar ve futbol tarihine sonsuza kadar sığacak kadar büyük bir hikaye bırakır ki Aston Villa’nınki tam olarak böyle bir hikayeydi.
Hiç kimseyken birilerine dönüştüler. Ve belki de en güzel tarafı, bunu gerçekten kimsenin beklemediği bir anda yaptılar!.
Yazarın diğer yazıları için tıklayın
mail: burak.belgen@abcspor.com
twitter: @BurakBelgen
