Bugünkü konumuz oldukça özel bir hikaye… 1950’lerde (1952-53) iki, Bundesliga döneminde ise (1991-98) iki şampiyonluk yaşamış; ligin kurucu üyelerinden; 100 bin nüfuslu bir şehrin takımı olmasına rağmen 50 bin kişilik stadını her maç tıklım tıklım dolduran “Kırmızı Şeytanlar”… Evet, Kaiserslautern’den bahsediyoruz!.
Fritz ve Ottmar Walter kardeşlerden Klaus Toppmöller’e, Hans-Peter Briegel’den Axel Roos’a, Miroslav Klose’ye kadar uzanan efsaneler listesiyle zaten futbolun hafızasında ayrı bir yerleri var.
Ama onları asıl unutulmaz yapan şey, 1997-98 sezonunda yazdıkları o masalsı şampiyonluk hikayesi. Düşünsenize; 1996’da küme düşüyorlar, 1997’de geri dönüyorlar ve döndükleri ilk sezonda Bundesliga şampiyonu oluyorlar. Üstelik küme düştükleri sezonda Almanya Kupası’nı kazanmayı da başarmışlar. Futbol tarihinde eşi benzeri pek olmayan bir başarı bu!
Aslında o şampiyonluğu anlamak için kasedi biraz geriye sarmak gerekiyor.
Çünkü asıl soru şu: Bu kadar iyi bir kadro, nasıl küme düştü? Ellerinde şampiyonluk favorisi denecek bir ekip yoktu belki ama oldukça sağlam bir omurga vardı. Üstelik kilit oyuncuları koruyup üstüne Sforza, genç Ballack ve Stuttgart’tan gelen Andreas Buck gibi çok doğru takviyeler yaptılar.
Yine de sezon başladığında kimse böyle bir hikaye yazılacağını tahmin etmiyordu. Ama daha ilk maçta Bayern deplasmanında alınan 1-0’lık galibiyet bir sinyaldi. Üç hafta sonra son UEFA Kupası şampiyonu Schalke’yi 3-0 yendiklerinde şehirde bir şeylerin kıpırdadığı hissediliyordu.
İlk dört haftayı gol yemeden 10 puanla geçmeleri, ardından gelen galibiyet serisi… ve sonraki 3 haftada da kazanıp, Werder Bremen maçına dek doldu dizgin bir grafik çizmişlerdi. Sonrasında yine arada sadece 2 beraberlikle, 16. haftadaki Wolfsburg yenilgisine dek güzel bir seri daha…
Derken gözler 5 Aralık’taki Bayern maçına çevrildi. Betzenberg’deki o atmosferde Bayern’i 2-0 yendiklerinde, daha ligin bitmesine 16 hafta varken şehirde şampiyonluk şarkıları söylenmeye başlamıştı bile!.
Bu süreçte onların en büyük avantajı, sadece lige odaklanmalarıydı. Avrupa kupalarında yoklardı, Almanya Kupası’na da erken veda etmişlerdi. Bayern ise hem kupada Hazirandaki finale kadar gitmiş hem de Şampiyonlar Ligi’nde uzun süre mücadele etmişti. Totalde tam 11 ekstra maçları olmuştu şampiyondan. Yani Kaiserslautern tek cephe; daha dinç, daha konsantreydi.
Sahadaki yıldızlara baktığımızda Olaf Marschall 21 golle öne çıkarken, Pavel Kuka ve Miroslav Kadlec gibi isimler önemli katkı verdi. Michael Schjønberg, Ratinho ve kaleci Andreas Reinke de sezonun gizli kahramanlarıydı.
Ama bütün bu başarıyı tek bir isimle özetlemek gerekirse; o da teknik direktör Otto Rehhagel olurdu. Bayern’den adeta kapı dışarı edilen, tek kelimeyle itibar suikastine uğrayan büyük taktisyen, Bavyera devine kariyerinin en anlamlı cevaplarından birini verdi.
Onun takımları belki göze hoş gelen futbol oynamazdı ama savunma organizasyonu kusursuza yakındı. 11 maçta gol yemediler ve öne geçtikleri maçları neredeyse hiç bırakmadılar. Aynı disiplini yıllar sonra 2004’de, vasat Yunanistan’ı Avrupa şampiyonu yaparken de tüm dünyaya gösterdi bir kez daha!
Sonuçta futbol çok peri masalı gördü ama böylesi gerçekten nadir hatta tek; küme düş, geri dön ve ilk sezonunda şampiyon ol. Üstelik o düşüş sezonunda kupayı da kazan.
Bu hikaye, bugüne kadar sadece Kaiserslautern’e, kırmızı beyazlılara nasip oldu.
