https://abcspor.com/wp-content/uploads/2020/11/ataturk.jpg

ABD VS SOVYETLER, 1972 MÜNİH, TARİHİ FİNAL İKONİK 3 SANİYE!

Okunması Gerekenler

8 yıl sonra dünya, Miracle on Ice ile buz üzerinde bir mucizeye tanık olacaktı. Ama o hikayenin ruhu aslında 8 sene önce, basketbol sahasında doğmuştu.

Münih 1972 Olimpiyatları, o dönemki ismiyle Rudi-Sedlmayer Halle’deyiz (şimdiki Audi Dome). Sahada sadece 2 takım yok; iki zıt sistem, iki birbirine kanlı, düşman ideoloji, iki ayrı dünya.

Yenilmez İmparatorluk vs. Kızıl Makine

Bir tarafta basketbolun olimpiyatlara dahil olduğu 1936’dan beri maç bile kaybetmemiş, yenilmez imparatorluk ABD, diğer köşede de disiplinli, uzun, müthiş savunma yapan ve taktiksel bir kadro, Kızıl Makine Sovyetler.

Olimpiyatlar, zaten Soğuk Savaş döneminin başladığı andan itibaren iki ülke için adeta ciddi bir gövde gösterisine dönüşmüştü!

İki ülkenin de altın madalyayı cepte gördüğü Olimpik spor dalları vardı (zaten çoğu da ikisi arasında paylaşılıyordu). İşte basketbol da ABD için bunlardan biriydi. Olimpiyatların tamamında firesiz şekilde rahatlıkla şampiyonluğa ulaşmışlar, 63’de 63 ile maç bile kaybetmemişlerdi.

Üstelik Olimpiyatlarda o zamanlar sadece amatör sporcuların oynamasına izin verildiği için, NBA oyuncularına bile gerek duymadan güle oynaya kazanıyorlardı. Ruslar ise daha önceki Olimpiyatlarda da finallere kalıyorlar ama bant yayın misali maçlarda, fark yiyip gümüş madalya ile Moskova’ya dönüyorlardı.

Mesela bu iki ülkenin karşılaştığı son 2 Olimpiyat finali, 24 ve 14 sayı farklarla bitmişti.

Ama 60’lı yılların sonundan itibaren yetenekli jenerasyonuyla dikkat çeken Sovyetler Birliği, o tohumların ekildiği 1968 Meksika Olimpiyatları’nda 3. olmuş ama efsane coach Alexander Gomelsky hedefini daha da yukarı, ulaşılmaza koymuştu; ABD’yi devirmek!

Değişiklikler, Eksikler, Alfalar

Münih’e giden süreçte Sovyet basketbolunda kritik bir kırılma yaşandı.

Uzun yıllar boyunca Sovyet basketbolunun mimarlarından biri olarak görülen, taktiksel temelini atan coach Alexander Gomelsky Sovyet spor bürokrasisince görevden alınmış, yerine 1970 yılında Torino’da düzenlenen Dünya Üniversite Yaz Oyunları’nda ABD’yi mağlup ederek şampiyon olan takımın coachu Vladimir Kondrashin göreve getirilmişti.

Aslında demir perde basınındaki söylentilere göre karar sportif, teknik değil, siyasiydi. KGB, Gomelsky’nin Yahudi olduğu için İsrail’e sığınacağını gerekçe göstererek pasaportuna el koymuş ve efsane antrenör görevine devam edememişti.

ABD tarafında ise istikrar tercih edilmiş, 1964 ve 1968’de altın madalya kazanan takımın başındaki deneyimli koç Henry Iba görevine devam ediyordu. Ama kolej basketbolunun o dönemdeki en büyük yıldızı Bill Walton kadroda yer alamayacaktı.

Bu eksiklik ABD için çok önemliydi, çünkü Walton hem olağanüstü bir ribaundçuydu, hem de pas yeteneği olan nadir pivotlardan biriydi. Savunmada pota altında caydırıcılığı vardı. Sovyetlerin uzun ve fiziksel pota altına karşı tam ihtiyaç duyulan oyuncu oydu.

Sovyetler Birliği’nde ise Avrupa basketboluna 1 boy büyük Sergey Belov bayrak oyuncusu olarak yer alırken, yeni coachun ismi aynı ama akrabalık bulunmayan keşfi Alexander Belov da x faktör olarak kadroda yer bulacaktı. Superstar Belov o dönemin basketbolunda çok etkili olan dripling üstü orta mesafe şutlarıyla, bugün çok gördüğümüz “pull-up jumper”ın Avrupa’daki en iyi uygulayıcılarından biri hatta ilkiydi.

Ve Hikaye Başlasın

Grup maçları beklenildiği gibi geçmiş, ikisi de gruplarını 7’de 7 ile yenilgisiz lider bitirmişti.

7 Eylül’de oynanan yarı finallerde ABD, İtalya’yı 30 sayı farkla (68-38) yenmiş, Sovyetler Birliği ise Küba’yı zorlanmasına rağmen 67-61 mağlup etmeyi başarmıştı.

Artık beklenen finalin adı resmi olarak konmuş, herkes dev maçı bekliyordu.

Soğuk Değil Resmen Sıcak Savaş

O dönemin basketbolu bugünkü oyundan çok farklıydı. 1972’de henüz üçlük çizgisi diye bir kavram yoktu. Alan sıkışık, uzun mesafeli şutlar çok riskli görülüyor ve mecbur olmadıkça tercih edilmiyordu. Hücumlar genelde pota altına oynandığı için, savunmalar boyalı alana iyice gömülüyordu.

Sonuç? Boyalı alan tam anlamıyla fiziksel bir savaş alanına dönüyordu. Özellikle ribaund mücadeleleri adeta gladyatör arenası gibiydi. Mesela Dwight Jones ve Mikheil Korkia arasındaki her hücum-savunmadaki horoz dövüşü (iki oyuncu da 2. devrede diskalifiye edildi) inanılmazdı!.

Herkesin favorisi ABD’ydi. Yıllardır süren yenilmezlik serisi, atletizm avantajı ve geniş basketbol kültürü nedeniyle çoğu yorumcu Amerikan takımının yine rahat kazanacağını düşünüyordu.

Ama sahadaki tablo farklıydı. Sovyetler maça çok disiplinli başladı. Tempoyu düşürdüler, topu sabırla dolaştırdlıar (o zamanlar hücum süresi de 24 değil 30 saniye) ve Amerikan hücumlarını sert savunmayla zorladılar.

Bir noktada fark 10 sayıya kadar çıktı. ABD toparlanıp farkı biraz kapatsa da ilk yarı sonunda skor 26-21 Sovyetler lehineydi. Vladimir Kondrashin tam da istediği oyunu oynatıyordu; tempoyu düşür, pota altını kalabalık tut, Amerikalılara hareket alanı verme, set hücumuna zorla. Bu plan ilk yarıda oldukça iyi işlemişti.

İkinci yarı, Sovyetler için tam anlamıyla bir strateji savaşıydı. Kondrashin, ilk yarıdaki gibi tempoyu kontrol etmeye devam etti ve ABD’nin hızını kırdı. Devrenin ortalarında Sovyetler bir kez daha çift haneli fark yakaladı. Ancak ABD pes etmedi; deneyimli koç Henry Iba ve kaliteli atletik oyuncular ikili sıkıştırmalar ve tam saha presle farkı yavaş yavaş eritti.

İşte tam da o an, basketbol tarihinin en dramatik sahnelerinden biri başlıyordu. Yarım dakikadan biraz fazla süre kalmış ve skor 49-48 Sovyetler lehine, top da onlardaydı.

Bitmeyen 3 Saniye!

Saniyeler kala top Sovyetler’den çıktı ve hızlı hücuma geçen ABD’nin yıldızı Doug Collins topu kaptı ve boş turnikeye ilerlerken sert bir faul ile durduruldu. Ve bu faul, tarih boyunca unutulmayacak o üç saniyenin habercisiydi.

Collins çizgiye geldiğinde soğukkanlıydı, ikide iki attı. Skor: 50-49 ABD önde ve kalan süre 3 saniye, top Sovyetler’de.

Ve spor tarihinin en tuhaf ve tartışmalı dönüşlerinden biri yaşandı. Sovyetler Birliği mola almış, mola verilmemiş. Sonra tekrar oyun durmuş, bir daha başlamış derken top Sovyetler’in elinde kalmıştı.

Salonun çoğu maçın bittiğini düşünürken, oyuncular ve koçlar sarmaş dolaş şampiyonluğu kutlamaya başlamıştı. Hatta maçı anlatan spiker Frank Gifford ABD’nin son 10 dakika harika bir geri dönüş yaptığını ve maçı kazandığını izleyicilere aktarmıştı.

3 Kez Oynanan Son 3 Saniye

Herkes emin gibiydi… bir kişi dışında! FIBA Genel Sekreteri Renato William Jones

Normalde hakem kararlarına karışma yetkisi yoktu ama vefat edeli 40 seneyi geçmiş olmasına rağmen ABD topraklarında hala sevgiyle! anılan İtalya doğumlu Britanyalı masa hakemlerine gelerek durumu açıkladı “Sovyetler, Collins serbest atışları sırasında mola istemişti. Mola verilmedi. Bu nedenle, sürenin 3 saniyeye çekilmesi gerekir.”

ABD’li oyuncular üçüncü kez savunmaya yerleşmişler, Ruslar da son 3 saniyeyi 3. kez kullanacaklardı!.

Topu kendi pota altından çıkaran Ivan Edeshko, rakip pota altına QB’vari fırlattığı topu iki Amerikalı ile beraber sıçrayan Alexander Belov yakalamış ve pota dibinden basketi atmıştı. Sovyetler Birliği’ne basketbolda ilk Olimpiyat altın madalyasını kazandırmış, iki Belov kahraman olmuş (biri 20 sayı ile maçın en skoreri, diğeri de altını getiren buzzer’i atan olarak), ABD cephesi ise çıldırıyordu!.

O gün sahada olan ABD oyuncularından Mike Bantom yıllar sonra, “Hakemlerin bu şansı verdiklerine inanamadık, maçın son üç saniyesi onlar kazanana kadar tekrar edilecek gibiydi.” sözleriyle yaşadıkları hayal kırıklığını en net anlatan cümleydi.

Evet, maçın bitişiyle birlikte resmi kaos da başladı.

50 Senedir Devam Eden Protesto

ABD heyeti, o son üç saniyede yaşananları ve hakem kararlarını gerekçe göstererek FIBA jürisine itiraz etti. Ama FIBA jürisi o dönemin jeopolitik dengelerinden bağımsız değildi. Jüri 5 kişiden oluşuyordu; 3 üye Doğu Bloku, 2 üye Batı Bloku ülkelerinden

Bu dağılım, kararın sonucunu neredeyse önceden belli ediyordu. Ve öyle de oldu: 3’e 2 kararıyla Sovyetler Birliği’nin lehine sonuçlandı. ABD madalya seremonisine katılmayı reddetmiş ve gümüş madalyalarını almamıştı. ABD takımına ait olan gümüş madalyalar, halen Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin Lozan’da bulunan merkezindeki bir depoda tutuluyor.

Aradan 53 sene geçti ve ABD için, basketbol tarihinin bugün bile “en büyük skandalıdır o ikonik” maç.

Düşünün ki 1936 Berlin Olimpiyatları’ndan bu yana oynan 63 maçın tamamını kazanmışsınız. 64. maçta ise tartışmalı bir kararla ilk mağlubiyet, hem final maçında, hem de en büyük düşmanınıza karşı şaibeli bir maç sonu ile geliyor!.

Üç saniyeliğine kendini Olimpiyat şampiyonu sanıp daha sonra ikincilikle yetinen ABD’de, sadece olimpiyat komitesi, teknik staff ve oyuncular değil, tüm ülke çıldırmış vaziyetteydi (o zamanki ABD başkanı Richard Milhous Nixon dahil) ama nafile…

Bir kez daha tekrarlanması asla mümkün olmayacak bu müthiş son, sonsuza dek soğumayacak ABD gözünde… Haklılar mı? Sovyetlerin müthiş emeğine de sonsuz saygı ama bizce de evet!.

Yazarın diğer yazıları için tıklayın

mail: burak.belgen@abcspor.com

twitter: @BurakBelgen

Son Haberler

BASKETBOLDA DEĞİŞEN KURALLAR; BEFORE-AFTER

Herakleitos’un çok bilinen bir sözü vardır: “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” Basketbola baktığımızda da bu sözün ne kadar doğru...

Benzer Konular