https://abcspor.com/wp-content/uploads/2020/11/ataturk.jpg

ÇİN Mİ ABD Mİ, EILEEN GU HANGİ ÜLKENİN SPORCUSU ?

Okunması Gerekenler

Milano–Cortina 2026’ya artık gün sayarken oyun sadece pistlerde değil, pasaportlarda da kuruluyor.

İtalya’nın ev sahipliğinde düzenlenecek oyunlarda spor kadar “temsiliyet” tartışmaları da ısınmış durumda. Özellikle küreselleşen spor dünyasında sporcuların hangi ülke adına yarıştığı, milli kimlik–kariyer tercihi dengesi ve federasyon politikaları sık sık gündem oluyor.

Bu tartışmanın en çarpıcı örneği de bugünkü odak noktamız olan; Eileen Gu

Bu bakış açısı sporun en temel gerçeğine dayanıyor:
Sahaya çıkan kişi sporcunun kendisi ve temsil tercihi de en nihayetinde onun hayati kararı.

Hele ki ortada kan bağı, kültürel aidiyet ya da büyüme hikayesi varsa, bence mesele daha da netleşiyor.

“Naim Türkiye durumu” aslında çok güçlü ve net bir sembol. Bulgaristan doğumlu sporcu orda büyüdü, yetiştirildi. Bulgar antrenörlerce kariyerini şekillendirdi ama o bir Türk.
Bugün kimse “Neden Türkiye?” diye sormuyor. Çünkü hem kan bağı hem kültürel bağ, hem de kişisel irade ortadaydı.

Milano-Cortina’da halfpipe, slopestyle ve big air’de yarışacak serbest stil kayakçı Eileen Gu’nun, sakatlanmazsa en az 2 tanesinde hatta bence 3! podyum yapacağı malumun ilanı…

San Francisco’da doğmuş olabilir ama annesi Çinli ve kültürel bağını hiçbir zaman gizlemedi. Çocukluğundan beri Çin’de zaman geçirdiğini, dili ve kültürüyle iç içe büyüdüğünü defalarca anlattı. Böyle bir durumda Çin’i temsil etmesi “sürpriz” değil ki!

Tartışmanın alevlenmesinin sebebi aslında spor değil; büyük güç rekabeti, medya dili ve “yetenek bizden gitti” hissi. Özellikle ABD–Çin ekseninde mesele hemen sembolik bir anlam kazanıyor.

ABD başkan yardımcısı JD Vance ile ateşlenen fitil “ABD’de büyüyen ABD’yi temsil etmeli” cümlesi duygusal değil, sistem odaklı bir argüman.

Devlet ve federasyon perspektifinden bakarsan mantık zinciri şu; altyapı yatırımı yapılıyor, eğitim ve tesis imkanı sağlanıyor. Sporcu senelerce emek verip yetiştiriliyor, sonra başka ülke adına yarışıyor!. Bu, “yatırım–geri dönüş” denkleminde sorgulanabilir bir konu, hiç itirazım yok.

Hatta bizden bir örnekle somutlayalım: Arda Güler-Fenerbahçe-Real Madrid diyelim.

Eğer Arda, Fenerbahçe altyapısında yetişip Real Madrid’e bonservissiz gitseydi, taraftarın büyük kısmı bunu “emek gaspı” gibi görürdü. Çünkü kulüp yatırımı var, duygusal bağ var, beklenti var.

Burada tepki milli kimlikten değil, emeğin karşılığı meselesinden doğar. Ama “sporcu-devlet ilişkisi kulüp-oyuncu ilişkisi gibi mi?” işte kritik ayrım burada!

Kulüp yatırım yaparken profesyonel sözleşme imzalar; hak ve yükümlülükler nettir. Devlet ise vatandaşına yatırım yapar ama karşılığında “temsil zorunluluğu” koyamaz (hukuken de etik olarak da). Yani temsil kararı hukuki şartları sağlıyorsa kişisel bir tercihtir.

Gu olimpik bir sporcu ve kendi disiplininde en popüleri, en çok kazananı… Yalnızca pistteki yeteneğiyle değil, güzelliği ve saha dışındaki popülerliğiyle de tam bir global medya ikonu. Hatta senelik 23 milyon dolar geliri ile tüm olimpiyat sporcuları arasında da birinci.

Tabii ki ABD’nin, kendi ülkesinde doğup büyütüp, tonlarca yatırım yaptığı, kendi kaynaklarından faydalanarak bir kariyer inşa eden birini başkasına kaptırması nedeniyle tepki vermesini anlayabiliyorum. Çünkü Gu, ellerinden kaçıp düşmana kayan tam bir power shift.

Bu ABD ile de sınırlı değil. Bize en yakın örnek de Almanya’da yetişmiş Türk kökenli futbolcuların Türkiye milli takımında forma giymesi ve Almanların buna verdiği tepki ile birebir aynı aslında.. Eileen Gu da yarı Çinli, yani köken olarak x bir yere yaş kemale erdikten sonra devşirilmiyor.

ABD kamuoyunda Çin, Rusya ve İran zaten politik olarak rakip/hasım kategorisinde. Böyle bir ortamda konu sporcu tercihi ve kimlik meselesi olmaktan çıkıp, sistem rekabeti sembolüne dönüşüyor. Hatta medya dili bile sertleşiyor.

Gu, diyelim ki Birleşik Krallık adına yarışsaydı, ABD’de altyapı kaybı konuşulurdu ama mesele stratejik rekabet başlığına taşınmazdı. Yani tepki olurdu ama ideolojik yük bu kadar ağır olmazdı.

Mesela sırıkla atlamada dünya tarihinin en iyilerinden biri olan Armand Duplantis buna çok güzel bir örnek. Louisiana’da doğmuş, babası Amerikalı, annesi ise İsveçli. Tüm spor gelişimini -kolej kariyeri de dahil – Amerika’da tamamlamış bir atlet. Buna rağmen uluslararası arenada İsveç adına yarışmayı tercih ediyor. İlginç olan ise, benzer durumlarda bazen gördüğümüz türden büyük bir tartışma ya da tepki ABD’de pek ortaya çıkmadı. ABD yetkililerinden ya da spor çevrelerinden ciddi bir infial de görmedik!.

“Para için sattı” söylemi ise çoğunlukla yorum ve siyasi çerçeve. Sonuçta annesinin memleketi için yarışıyor. Bu cümle, tartışmanın ideolojik yükünü bence ciddi ölçüde azaltıyor. Çünkü burada “yabancı ülke” değil, kişisel kök var.

Tartışmaya en az onun kadar popüler ve olimpiyatların bir başka madalya adayı (bence Japon Sakamoto’yu geçebilirse altın yoksa en azından gümüş alacak) Alysa Liu da dahil ediliyor ve “bak gör o da Çin kökenli ama bizi satmadı” diye itibarı zedelenmeye çalışılıyor.

Bırakalım herkes istediği kararı versin. Bu mantıkla Çinlilerin de, ata toprağını satıp ABD adına yarışıyor diye Liu’ya tepki vermesi abes ise, muhafazakar sağın ve yandaş basının yaptığı taktiksel itibar suikastı da birebir aynı şey! Hatta sosyal medyada fazlasıyla hakaretlere de şahit olduk ki; Gu’larla dolu bir dünyada Alysa Liu olmayı seçin” belki de en ağırıydı.

Bence; nasıl masanın diğer tarafında biz varken; Naim Süleymanoğlu bizim için yarışıp olimpik- dünya rekorlarını birbiri ardına kırıp bayrağımızı göndere çektirip istiklal marşımızı ezberletirken, “vay vatan haini Bulgarları sattı” demiyorsak.

Veya bizi seçen Hamit Altınop-Hakan Calhanoğlu-Nuri Şahin, veya zamanında Yıldıray Baştürk- Erdal Keserler-Uğur Tütünekerler ve diğer onlarca örnekte olduğu gibi, duruş olarak aynısı bize yapıldığında da söylemememiz lazım.

Daha örnekler çoğaltılır ama ben Naim ve Almanya’daki Türkler örneğini en can alıcıları diye verdim. 20-25 yaşına kadar Türkiye ile hiçbir bağı olmayan, dili hatta haritada yerini bilmeyen, kültürel teması olmayan bir sporcunun yalnızca:

Madalya ihtiyacı
Kota avantajı
Maaş / teşvik
Daha kolay olimpiyat yolu vs. gibi nedenlerle “devşirilmesi” modeli daha çok federasyon stratejisi; Gu’da olduğu gibi kimlik hikayesi değil.

Ayrıca bu durumda bile, eğer bir kişi hukuken o ülkenin vatandaşıysa, “sen yarışamazsın” demek doğrudan eşit vatandaşlık ilkesini zedeler. Bu, spor etiği açısından da demokratik hukuk açısından da savunulması zor bir pozisyona hatta ırkçılığa kadar gider.

Ama tartışmadan hukuki ve demokratik hakları çıkartıp sadece “spor etiği özelinde” ele alırsak, bu alan ayrı bir boyut ve farklı görüşlere saygı gösterilmesi gerektiğini kabul ediyorum. Yani, “hayır yarışmamaları lazım” diyenlere tepkim yok.

Kısaca artık ortaçağda değil 21. yüzyıldayız ve hele de bu devirde kimlik tek değil birçok katmanlı; bir insanın iki kültürü olabilir, iki dili olabilir, iki ülkeye de aidiyet hissi olabilir. Hatta hayatının farklı dönemlerinde ağırlık merkezini değiştirebilir.

Bu, %50 – %50 matematiğiyle ölçülecek bir şey değil. Hele de kimlik muhasebe tablosu hiç değil!. Aynı mantık spor dışındaki alanlar için de geçerli; cinsel yönelim, yaşam tarzı, kültürel aidiyet…

Bırakalım, herkes özgür dünyada, özgür bir birey olarak kendi kararını kendi versin!.

Yazarın diğer yazıları için tıklayın

mail: burak.belgen@abcspor.com

twitter: @BurakBelgen

Son Haberler

WWE, PROFESYONEL GÜREŞ KURGU MU GERÇEK Mİ?

WWE (World Wrestling Entertainment) yani Profesyonel güreş (Amerikan güreşi), dünyada en çok seyredilen sporların başında gelir. Sonucu önceden belirlenmiş (senaryolu)...

Benzer Konular