Ezeli rekabetlerde bugünkü spor dalımız Formula 1 ve ana kahramanlarımız da birbirinden büyük iki efsane pilot: James Hunt ve Niki Lauda.
Bir tarafta kadınların favorisi, sarı yeleğiyle nam salmış, yatağından binlerce kadın geçmiş bir playboy; diğer tarafta ise orta-üst sınıf bir Viyanalı ailenin çocuğu, saf yetenekten çok çalışkanlıkla öne çıkan, robotik bir disiplin abidesi sporcu.
Adeta George Best’in F1 şubesi gibi yaşayan Hunt, eğlenceli, rahat ve pistlerde de risk almaktan çekinmeyen bir sürücüydü. Niki Lauda ise soğukkanlı ve metodik, detaycı bir pilottu. Siyahla beyaz gibi zıttılar birbirlerine, hatta daha bile fazla!
O zamanlar F1, şöhretini fazlaca tehlikeli olmasına borçluydu. Yılda bir-iki ölüm normal gelirdi. Güvenlik konusu daha yeni yeni konuşulmaya başlamış, özellikle Nürburgring pisti oldukça riskli kabul ediliyordu. Formula 3 döneminden ve adeta hem yaşça hem kariyer anlamında beraber büyüyen (aralarında sadece 17 ay fark var) bu ikili arasındaki rekabetin zirveye çıktığı sene ise 1976 sezonuydu.
Lauda lider giderken, sezonun ortasında, Almanya Grand Prix’sinde (Nürburgring) korkunç bir kaza geçirdi. Aracı alev aldı ve Lauda, ciddi şekilde yanarak hastaneye kaldırıldı. Ancak, Lauda pes etmeyerek, sadece 6 hafta sonra yeniden yarışlara döndü.
Bu olağanüstü dönüş, motorsporları dünyasında bir efsaneye dönüştü. Lauda’nın azmi, sadece onun karakterini değil, Formula 1’in de güvenlik ve dayanıklılık üzerine düşünmesini sağladı.
Hunt ise Lauda’nın yokluğunda, Almanya sonrası 3 kez daha kazanarak şampiyonluk mücadelesinde hızla ilerledi. Japonya’da son yarışa kadar kazanan belli olmamış, organizasyon ve basının tam istediği şekilde bir final yaşanacaktı Fuji Speedway’de!
Avantaj 3 puan önde olan Lauda’daydı. Hunt’ın onu geçmesi için Lauda’nın hiç puan almadığı senaryoda bile en azından üçüncü olması gerekiyordu.
Hava şartları o kadar çok kötüydü ki, gök delinmişçesine yağmur yağıyor yerler buz pateni pisti misali kayıyordu. Bernie Ecclestone, televizyon yayını taahhütleri nedeniyle startı zorladığında tüm yarışçılar pistteki yerlerini “mecburen” almıştı ama Lauda iki turdan sonra yarışı bırakırken: “hayatım, bir dünya şampiyonasından daha önemli” diyordu!.
James Hunt ise son turdaki aksaklıklara rağmen üçüncü olup, aldığı 4 puanla 69-68 önde bitirmişti sezonu.
Kazanan cesaret olmuş, Hunt ipi göğüslemişti. Bu iki zıt kutubun amansız rekabeti o zamanlar herkesi içine çekmiş, F1 sevenler de pasta misali ikiye bölünmüştü.
İşin ilginci pistlerde kedi-köpek gibi olan ikili özel hayatlarında iyi anlaşıyor, Lauda, Hunt’ın düzenlediği meşhur lüks partiler için Londra’ya gittiğinde bazen onun evinde kaldığı bile olurdu.
Disiplini ile bilinen Lauda, Hunt için seneler sonra şu sözleri söylemişti “Onun gibi olmak isterdim. Onun öylesine eğleniyor olması çok hoşuma gidiyordu. Ben de eğlendim tabii ki ama hep daha disiplinliydim. Örneğin yarış sonrasında evet ama hayatımda hiçbir yarış öncesinde içmedim”.
1979 yazında Hunt, şok bir kararla emekliliğini açıkladı. Aynı yılın eylül ayında Lauda da artık kariyerine dair motivasyon bulamadığı için pistlere veda etti. Belki de en sevdiği rakibi artık orada olmadığı için bu kararı almıştı… Hacivatsız Karagöz olmazdı, olmadı da!
Fakat Lauda, ne olduysa 1982’de pistlere geri döndü ve 1984’te tekrar dünya şampiyonu oldu. Daha sonra havayolu firması patronu, televizyon yorumcusu, Mercedes F1 Denetleme Kurulu Başkanı olarak insanların önünde kalmaya da devam etti. James Hunt ise onun aksine pistlere bir daha geri dönmedi.
Niki Lauda ve James Hunt arasındaki rekabet, 2013 yapımı “Rush” filmiyle yeniden gündeme geldi. Ron Howard’ın yönettiği bu film, iki sürücünün 1976 sezonundaki mücadelesini ve dostluklarını beyaz perdeye taşıdı.
Chris Hemsworth James Hunt’ı, Daniel Bruhl ise Niki Lauda’yı canlandırdı. Film, gerçek olaylara oldukça sadık kalarak, rekabetin dramatik yapısını başarılı bir şekilde yansıtıp, inanılmaz ilgi çekmişti.
Pilotluk kariyerini sonlandırdıktan sonra yaptığı yanlış yatırımlarla oldukça yüklü miktarda para kaybetti. Akabinde alkol ve uyuşturucu, hayatında ciddi bir problem haline geldi.
Sonuç olarak hızlı yaşayan Hunt, yaşadığı hayata paralel şekilde 45 yaşında vefaat etti. Sakinliğin, disiplinin sembolü Lauda ise 70 yaşına kadar devam etmişti hayata.
Hangisi mi daha pilottu? Yetenek anlamında tartışmasız şekilde Hunt, önde olan isimdi; ancak sporda en az yetenek kadar önemli olan: istikrar, teknik zeka ve total başarı açısından net olarak Lauda…
Lauda, her zaman azmi, soğukkanlılığı ve detaylara verdiği önemle öne çıktı. Onun başarıları sadece hızla değil, doğru stratejiyle ve uzun süreli istikrarla inşa edilmişti. Bu yüzden her iki pilot da kendi tarzında efsaneydi, ancak farklı yollarla…
Ülke topraklarından Sigmund Freud, Gustav Klimt başta birçok deha çıktı ama birçoklarına göre Avusturya’nın Mozart’tan sonra gördüğü en büyük isim olarak kabul edilen Lauda 3 Dünya Şampiyonluğu ve 25 yarış kazanmıştı. Hunt the Shunt (Çarpışma Hunt) – agresif ve korkusuz yarış stili nedeniyle yaptığı kazalardan dolayı- ise o meşhur 1976 ile sınırlı kalıp toplamda sadece 10 yarış!.
Kısaca Niki Lauda ve James Hunt arasındaki rekabet, sadece bir şampiyonluk mücadelesinden çok daha fazlasını temsil ediyor; iki farklı hatta zıt karakterin, farklı yaşam tarzlarının ve tutkularının pistteki mücadelesiyle şekillenen bir hikaye bu.
Bugün, bu unutulmaz rekabetin hatırlanması, sadece Formula 1’in tarihine değil, sporun evrensel değerlerine de bir övgü niteliği taşıyor: azim, cesaret ve saygı…
Yazarın diğer yazıları için tıklayın
mail: burak.belgen@abcspor.com
twitter: @BurakBelgen

