SHARE TOGETHER

10/10/2018          

SHARE TOGETHER

27 Eylül günü takribi olarak TSİ 16:00 civarında UEFA Başkanı Ceferin zarfı açıp “and the Oscar goes to Germany” dediğinde ülke olarak Anadolu’ya ve tüm kutsal topraklara yeni bir Haçlı Seferi başlamış gibi ortalığı ayağa kaldırdık.

Ne de olsa onlar Haçlı Kulübü’ydü ve doğal olarak biz, ağzımızla kuş bile tutsak aralarına girme ihtimalimiz yoktu. Biz muhteşem statlar yapıyorduk ama Avrupalı bizi sırtımızdan hançerlemeye devam ediyordu. Bizim Almanya’dan ne eksiğimiz vardı, hatta ülke olarak daha hazırdık, daha çok istiyorduk vesaire vesaire.

Ulu medyamızın, Ceferin son gece 5 oyun tarafını değiştirdi, dediği anlarda, 3 gün önce Bild okuyanlar bu sonucu rakam ile ½ yazı ile yarım oy farkla biliyorlardı. Belki Alman kamuoyu 2006 Dünya Kupası adaylık sürecinde yaşananlar henüz taze olduğu için bu turnuvaya ev sahibi olmayı istemiyordu ama medyası düzgün gazetecilik yapmaya devam ediyordu. Nabza göre şerbet vermiyordu.

Geriye dönüp baktığımızda bizim 2000 Olimpiyatları ile başlayan her organizasyona kadrolu aday olma durumuz aşikardır ama elde var koca bir hüsrandır. İşin daha da kötüsü o günden beri alınan tek ders yoktur, sadece yaptığımız ve her şey zannettiğimiz inşaatlarda kullanılan malzemelerin kalitesi değişen teknoloji ile birlikte iyileşmiştir, onun dışında kafalar hep aynıdır.

Bunun en önemli örneği de devletin en tepesindeki yöneticinin bile almadığımıza sevinip, masraftan kurtulduk, demesidir. Zannediyor muyuz ki bu cümleler UEFA’nın, FIFA’nın kurumsal hafızasından çıkıyor ve unutuluyor. Yarın bir gün tekrar aday olduğunda sen aynı mentalite ile adamların karşısına çıktığında adamlar kullanılan bu cümlelerden bağımsız yorum yapmayacaklardır. Eğer öyle sanıyorsan, çok naif olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Adaylığın boyunca övdüğün bir organizasyonu kaybedince ona tu kaka yapıp, zaten masraftı, iyi oldu almadığımız dersen bunu karar vericiler bir yere yazar. Çünkü onlar bu stabil olmayan, gel gitli bir dünya görüşüne, kafa yapısına 30 gün sürecek bir turnuvayı, doğal olarak, vermek istemezler.

Yukarıda yüzümüze kapanan kapılardan ders çıkarmadığımızdan bahsettik. Bu sorunu ne zaman aşacağız, zira gerçekten büyük bir problem olarak karşımızda duruyor. Bu kadar çok sonuçsuz adaylıktan sonra biri de çıkıp dese ki: “Sürekli turnuva düzenleyen 3-5 tane ülke var zaten, git onların dosyasını kopyala ve üzerine yerel motifler ekle daha iyi performans alırsın”, inanın bundan daha kötü olmaz.

Bizim sorunlarımız neler, önce onlara odaklanmamız gerekiyor.

Daha önce iki Avrupa Şampiyonası’nı Türkiye taraftarı olarak tecrübe etmiş birisi olarak söylemem gerekir ki, konaklama ve transfer faaliyetleri bir numaralı sorunsaldır. Bunu becerebilen ya da becereceğini vadeden taraf yolu yarılar. Turnuva için aday gösterdiğin şehre otel yatırımı yapman yeterli değildir, onun periferisindeki diğer şehirlere de bu yatırımı yapman gerekir. Turnuva esnasında talep çok olacağından maçların oynanacağı statların olduğu şehirlerde konaklama fiyatları drastik olarak yükseleceğinden dolayı, ilçelerin ya da etrafındaki komşu şehirlerin de kaliteli otel sunabiliyor olması gerekir. Örneğin Gaziantep’e turnuva maçı vereceksen Maraş, Adana, Hatay, Urfa gibi şehirlerin de hazır olması gerekir, aynı Nice’te oynanacak maça Cannes, Antibes, Marsilya’nın hizmet sunabilmesi gibi diyebiliriz.

Eğer bunu hazır edemez ve ben sadece stadın olduğu şehre yatırım yaparım dersen sınıfta kalırsın. Futbol seyircisi diğer sporların seyircisi gibi büyük bütçelerle yola çıkmaz. Euroleague F4’ünde harcattığın parayı futbol seyircisine harcatman o kadar kolay değildir, hele bu kadar uzun turnuvalarda daha da zor olur. Yeri gelir futbol seyircisi içeri girmez fanzone’da izler ya da sadece onu tecrübe etmek için bileti olmadan gelir ve fanzone eğlencesi yapar; bu da senin şehrine gelecek insan sayısını bazen yüzbinlere çıkarabilir. Senin aday şehrinin ve çevresinin buna hazır olması gerekir.

İkinci konu da ülke içinde ulaşım ihtiyacıdır. Maçlar arası en az 3-4 gün olduğu için kalmalı gelen taraftarlar bu periyodu turistik olarak kullanmak ister. Bu sebepten senin bunun konforunu da vadetmen gerekir. Karayolların ve tren yolların ile hazır olman gerekir. Bunu güvenli ve konforlu kılamazsan, turistik değerlerini ön plana çıkaramazsan -ki bizim öne çıkarma konusunda en güçlü olduğumuz ama Avrupalılar kadar becerip beceremediğimiz muamma konulardan biridir- karar vericiler önünde eksi puan alırsın. UEFA ve FIFA müşteri olarak gördüğü taraftarın konforuna, güvenliğine çok önem veriyor zira parayı verenleri onlar olarak görüyor.

Üçüncü mevzu ise reklam yasakları ve sosyal medya yasakları olarak karşımıza çıkmaktadır. Zaten ülkemizde nelerin yasak olduğunu hepimiz biliyoruz, tekrar etmeye gerek yok. Ama bu yasaklar, her ne kadar 6 sene sonra hala kalacak mı bilemesek de daha da kötüye gitmeyeceğinin de garantisini maalesef ülke yönetimi olarak veremiyoruz. Yurtdışından yabancısı olduğu ülkeye ilk kez gelen bir taraftarın eli ayağı olan internet erişimini tam anlamıyla sağlayamazsanız Avrupalı adam deniz ortasına atılmış, limitli bilgi erişimi olan bir insan gibi çırpınır durur.

Benzer durum sponsorlar için de geçerlidir. Adamın rezervasyon sitesini yasaklarsan ve adam UEFA’nın milli takım turnuvaları sponsoru ise zannediyor musun ki adam senin aleyhinde çalışmayacak? O kadar para verip sponsor olacak, 4 yılda bir düzenlenen ve milyon kişinin geleceği bir turnuvada, Türkiye’ye gelecek olan taraftarlar ülke içine girdikten sonra siteye giremedikleri için onlara rezil olacak ve bunu sineye çekecek. Ülkesinde bu site üzerinden rezervasyon yapıp ülkemize geldikten sonra bu rezervasyonu nasıl güncelleyecek insanlar ilk günden beri benim de aklımı kurcalayan bir sorudur aslında. Benim kurcalıyorsa, sitenin yönetiminin daha fazla kurcalamıştır, emin olun.

Alkol reklamı yasağını da güncel dostumuz (!) Katar 4 sene sonra Dünya Kupası yaparken göreceğiz. Acaba izin verecekler mi vermeyecekler mi?  Alkol firmalarının lobi gücünü de hafife almamak gerekir, zira spor, özellikle de futbol onlar için çok önemli bir arenadır ve bu 1 ayı boş geçmek kesinlikle işlerine gelmez.

Bu durumda zaten bu iki sponsor bile sana karşı lobi yapsa temayül rakibine kayacaktır.

Bütün bu faktörlerin yanında kanaatimce daha da büyük problem ise spor ülkesi olmayı bir türlü başaramamamızdır. Biz ülke olarak spor yapmaktan ziyade seyrederek ahkam kesmeyi seven, skora aşık, güce tapan bir güruh olduğumuz için ve maalesef çocuklarımızı da buna göre yetiştirdiğimiz için bizim bu tip turnuvaları düzenlememiz çok zordur.

Laktik asidi salgılamayan adamın sahadakinin ne hissettiğini anlaması pek mümkün değildir, anladığını iddia etmesi ise en hafif tabir ile abesle iştigaldir. Anlamayınca da o cahil bakış açısı ile ahkam keser ve sportmenliğe darbe vurulur. Başarıya endeksli sporseverlik olmaz zira hayatın hiçbir evresinde mütemadiyen başarı olmaz. Bunu da ancak spor yapan kişi bilir.

Spor yapan kişi oyunun içinde kazanmanın, kaybetmenin olduğunu ama asıl olanın mücadele etmek olduğunu bilir ve tribünleri doldurur. Senin en üst ligindeki ortalama futbol seyircin (diğer sporlara girmeyelim bile) 5 haneye yeni çıkmışken rakibin Bundesliga’da boş koltuk bulunmuyorsa orada durup düşünmek lazım. Oradaki adam birasını içip, sosyalleşmeye, spor seyretmeye ve maç bitince beraber metroya binip evine dönmeye hazır bir şekilde futbol maçına geliyorsa bizim durup, düşünüp, bu seviyenin neresindeyiz diye kendimize sormamız gerekir.

Senin aday şehirlerine turnuva süresince yabancılar gelip, oralarda rahatça gezip, içip şarkılar söyleyerek, yaz mevsiminde yarı çıplak gezerek futbolun keyfini süremeyecek ise zaten sen baştan aday olma bile zira bu turnuvalar böyle düzenleniyor.

Sen oraya turnuvanın teamüllerini değiştirmeye değil, şovun bir parçası olmaya aday oluyorsun. Bizim için en önemli çıkış noktası bu olmalıdır. Sen turnuvayı yerelleştiremezsin, aksine o seni globalleştirir çünkü zaten globalleşebilesin diye senin ülkene gelir bu turnuva.

Sözlerimi Norveç ve İsviçre örnekleri ile bitirmek istiyorum. Üye olsunlar diye AB adamların kapısına geldi ama referandum ile reddedildi çünkü AB’nin politikaları ile kendi iç çıkarları uyuşmuyordu. Ama gelişmişlik seviyeleri ve kafa yapıları ile kapılarında AB’yi bekletiyorlardı, hala da bekletiyorlar. Aynı şey bizim için de geçerlidir. Sen iyi ol, her türlü hazırlığını yap, olayı sadece stat yapmaktan ibaret zannetme, statta geçen sürenin sadece 2 saat ama ülkende geçen sürenin 30 gün olduğu noktasından yola çık, yeni nesillere bu işin önce spor olduğunu, sporu sevmenin sporu yapmaktan ve sadece tuttuğun takımın galibiyetlerinden geçmediğini anlat, ondan sonra da otur telefonunun çalmasını bekle. Çünkü o zaman emin ol UEFA, FIFA kendi gelecektir sana çünkü sendeki potansiyel kimsede yok….

Yeter ki doğruları ortaya koy ve bil ki hatalarından aldığın dersler yolunu aydınlatacaktır.

Herkese sıhhat, akıl, huzur ve spor dolu bir hafta diliyorum.

Yazarın diğer yazıları için tıklayın

mail: osman.cetin@abcspor.com

twitter: @msdoc78

YORUMLAR