KRİZİ YÖNETEMEMEK

04/09/2018          

KRİZİ YÖNETEMEMEK

18 Mart 1992 yılında Ali Sami Yen Stadı’nda karlı bir Mecidiyeköy gününde Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nda Werder Bremen karşısına yarı finali almaya yetecek 1 golü atmak için sahaya çıktığında Galatasaray’ın forvet hattında kanat hücumcusu Roman Kosecki, merkezi hücumcu orta saha Iosif Rotariu ve yine ağırlıklı olarak skorer orta saha ve gezgin kanat hücumcusu Erdal Keser vardı. Daha sonra oyuna dahil olan 19 yaşındaki Arif Erdem kanat hücumcusu ve Taner Alpak ise uzun boyundan dolayı stoperden devşirme kule olarak hücum hattındaki yerlerini alıyorlardı.

Hala tartışması süren ve neden temiz zeminli İnönü Stadı’nda oynatmak yerine karlı zemini olan Ali Sami Yen’de oynatıldığına dair sebepleri düşünüp, mantığımızla savaş verdiğimiz ama tatmin edici cevap bulamadığımız bu maçın son saniyesinde kalenin 2 metre önünden topu kaleye, Taner’in kafasının kendisine geleceğini beklemediği için refleks hamlesi yapan ve çamura takılarak, yuvarlayamayan Rotariu’nun yerinde asıl mevkii santraforluk olan bir oyuncu olsaydı GS’nin o gün yarı finale çıkmasının neredeyse garanti olacağını kim bilir kaç kişi düşünmüştür. Bunlardan biri de bendim, hele o vasat Rehhagel futbolu oynayan Bremen’in Klaus Allofs mucizesi ile Portekiz’deki finali kazandığını gördükten sonra ilk Avrupa Kupası’nın 8 yıl önce ülkeye gelmiş olması işten bile değildi.

O sezon GS’nin takım kadrosunda ilaveten forvet olarak Türkiye’ye gelmiş en kötü yabancı futbolcu olduğu konusunda spor camiasının hemfikir olduğu ender konulardan biri olan Dominic Iorfa, o sezon sakatlıkla savaşan hücumcu skorer orta saha Uğur Tütüneker ve GS Başkanı Alp Yalman’ın neden aldığını bugün bile anlam veremediğim, kariyerinin son demini yaşayan merhum Selçuk Yula da bulunmaktaydı ama asıl yükü Bremen karşısına çıkan 3’lü çekiyordu.

Peki bahsi geçen sezonun yaz mevsiminde GS’nin asıl hedef santraforu yani İngilizlerin tabiri ile “striker” hücumcusu kimdi? Cevap çok basit: 2 sene öncesinin Avrupa Gol Kralı Tanju Çolak idi. Maddi konular ve özel hayat yüzünden gelen ama nedenleri hala aydınlanamayan bir ayrılık, Tanju’nun ezeli rakibin yolunu tutması ile devam eden süreç ve transfer döneminin sonunda yukarıda saydığım oyunculara kalan bir hücum hattı takımın yaşayacağı sıkıntıları habercisiydi.

O yaz Tanju’nun yerine neden nokta santrafor alınmadı da Kosecki ve arkadaşları ile devam edildi onu bugünden geriye net olarak bilmemiz pek mümkün gözükmüyor. Mustafa Denizli mi gerek görmedi, eldekilerle mobil hücum mu denemek istedi yoksa yönetim kararı mıydı hep soru işareti olarak kalacak ama ligi şampiyonun 16 puan arkasında üçüncü bitiren takımın Avrupa maçları haricinde ne kadar yetersiz olduğunu da o günleri yaşayanlar iyi hatırlayacaklar.

Genelde savunma ağırlıklı kontratak futbolunu tercih ettiğimiz Kupa Galipleri Kupası yolculuğunun son durağı olan Bremen maçında da kaçımızın “Rotariu’nun yerinde Tanju olsaydı ah!” diye başlayan hayaller kurduğu da aşikârdı. 2 sene önce Avrupa’yı titreten oyunu oynatan Denizli’nin eldeki malzemeden dolayı edilgen futbola dönmesi de aslında bazı şeyleri bizlere anlatıyordu.

O günden bugüne 26 sene geçti. Transfer döneminde eldeki tek kıta çapında santrafor(striker) olan Gomis satıldı ve malum duruma gelindi. Kadro yapısı ortada ve eldeki malzemeden çıkacak sonuçla hem Süper Lig hem de CL’de başarı beklentisi içinde Eylül ayına girdik.

Gomis’in satıldığı günden transferin bittiği 31 Ağustos’a kadar olan 9 gün boyunca yaşananlar hala muamma ve uzun süre de bu şekilde kalacak gibi gözüküyor. 1991 yazında yaşananlar o dönem konvansiyonel medyanın yetersizlikleri çerçevesinde taraftarlar arasında bugün Gomis satışından sonra yaşananlar kadar infial yaratmadı belki ama bugün yaşananların sonunda o günkü kaderi tekrar ne kadar yaşayacağız, bekleyip göreceğiz.

Kesin olan bir husus var ise o da geçen haftalarda bahsettiğim gibi takımın ihtiyaçları kesinken ve bunlar geçen sezon şampiyon olunan Göztepe maçı bittikten bir dakika sonra bile belli iken aradaki 104 günün beyhude çabalarla geçtiğinin anlaşılmasının ama işin daha da dramatik olan boyutunun ise paydaşlara bunun tam tersi cereyan ediyormuş gibi gösterilmesinin taraftarın en büyük kızgınlık kaynağı olduğunu belirtmekte fayda var.

MBA programlarında Kriz Yönetimi dersi de müfredatta vardır ve orada şu anlatılır; patlayan bir krizin evreleri vardır ve aşağıdaki gibidir:

1-yumurtlama (incubation) döneminde krizi oluşturan faktörler zemin kazanmaya başlar ve geliyorum diye uyarı sinyallerini verir ve bu dönemin sonuna doğru bu sinyaller aleni olmaya başlar.

2-meydana çıkma (breakout) döneminde kriz patlar ve rutini değiştirir.

3-krizin etkilerini görme ve onu yenmeye çalışma (get through) döneminde krizle savaş vardır.

4-paydaşların karşısına çıkıp halkla ilişkiler (public communications) yaparak krizin kontrol altına alındığının, öğrenme ve ders çıkarma dönemine girildiğinin ve rahat olmaları konusunda ikna edilmesi de son aşamadır.

GS’de bugün yaşanan krizin aslında buralara geleceğinin sinyallerini UEFA ile Mayıs’ın son haftası yapılan toplantı akabinde almaya başladık. Kadroda daralma olacağı belliydi, satılmadan adam alınamayacağı da aşağı yukarı herkesin beklentisiydi. Hedef Dünya Kupası’na giden Belhanda’nın para etmesi için dua etmek, Rodrigues’i Rusya ya da Körfez’e en az 15-20 milyona satmak ve bunun yanında bir de Feghouli ve Maicon’u okutup Hoca’ya hem bütçe hem de temiz bir kadro bırakmaktı.

Ama haziran ayı için planlananların hiçbiri olmadı. Kimse satılamadı ama kadro şişkinliği azaltıldı. Bu arada hem sosyal medyada hem yazılı basında forvet, stoper, sol bek, orta saha zaruretlerine yönelik yazılar çıkmaya devam ediyordu. Bence bu esnada menajerinin de oyununa gelen Gomis tarafı, belki de nasılsa bu durumda kimseyi alamayacaklar ve bize mahkûm kalacaklar diyerek zam diye ortaya çıktı.

Kriz bundan sonra patladı. Hazırlık maçlarında alınan mağlubiyetler akabinde kadronun zaafları da belirginleşmeye başladı. Performans vermeyen ve komplo teorisyenlerine malzeme veren bir Gomis, ağır defans ve çift yönlü olmayan bir orta saha gerçekleri herkesin yüzüne vurdu.

Bu dönemde Hoca ihtiyaçlarını sıraladı ve yönetim imkanlar çerçevesinde daha önce alınan Nagatomo ve Muğdat’ın üzerine Akbaba’yı da Marshall Yardımı ile alarak Hoca’nın gönlünü yaptığını ve krizi atlattığını zannetti.

Hiç alışık olmadığımız şekilde Terim de Gomis krizinin çözemez duruma gelince apar topar satışına onay verdi çünkü ona 2 santrafor alınacağı söylenmişti. Krizin tekrar yükselmesi şahsi kanaatim bundan sonra oluştu zira Terim kendisine verilen söze güvenerek Alanya maçı sonrası farklı galibiyetin de verdiği keyifle taraftara müjdeyi verdi ya da verdiğini zannetti. Taraftarın camia içinde en güvendiği isim olan Terim’in bu sözünden sonra GS’de herkes o akşam gönül rahatlığı ile başını yastığa koydu zira Hoca alınacak dediyse o iş bitmişti. Ve sonrasında yaşanan malum olaylar…

İşte taraftarı ve Terim’i kızdıran, yönetimin karşı kutbuna iterek iyice konsolide bir saf oluşmasına sebep olan tavır bu oldu. Oyalandıkları ve kandırıldıkları hissi…

Geçen hafta da söylediğim gibi paramız yok eldeki malzeme bu, desteklerinizle ayakta kalacağız diye mantık çerçevesinde ilerleseydi yönetim, kriz kuluçka döneminde engellenirdi.  Şimdi ise paydaşların karşına çıkıp özür dileyerek, aldıkları dersleri anlatacakları yerde herkesin kendini kurtarmak için başkasını suçlama çabasını izliyoruz. Ortada bir kriz varsa müsebbibi olan herkesin medya önüne çıkıp, aynı Uzakdoğu’da özür dilemek için halkın karşısına çıkan siyaset ve iş insanları gibi, lafı gevelemeden yaşananları anlatarak aldıkları dersleri ve çıkardıkları sonuçları paylaşması, ocak ayı için yaptıkları planları ve bu tip basiretsizliklerin tekrar yaşanmaması için aldıkları önlemleri tek tek anlatması; hocayı ve taraftarı ikna etmesi gerekir. Aksi halde bu yarayı halis ve muhlis medyamız her mağlubiyet sonrası daha çok kaşır ve kanatır. Çünkü bu ülkede bir kesim insan kan ile beslenmektedir.

Mesele forvetsiz nasıl oynarız ya da 4-6-0 oynama meselesi değildir. Bundan 26 sene önce, o dönemin efsanesi Denizli, kulübün şartlarına göre oynatmaya çalışmışsa, şimdi de Terim imkansızlıklardan bir yemek pişirebilir ama asıl mesele GS’nin yerle bir olan kurumsal imajını ve kurumsal kabiliyetini tekrar düzeltmesidir.

GS camiasının acilen bu yüzleşmeyi yapıp, önündeki yola bakması gerekir zira CL’de kolay olmayan ama oynarsan, mücadele edersen aralık ayına iddialı girebileceğin bir grup var. Başında bu tip kaoslardan epik hikayeler çıkarmayı seven, hatta bununla beslenen bir hocası var ve yeni ayrılıklar ne kadar sevdaya dahil onu şimdiden kestirmek güç.

Herkese sıhhat, akıl, huzur ve spor dolu bir hafta diliyorum.

Yazarın diğer yazıları için tıklayın

mail: osman.cetin@abcspor.com

twitter :@msdoc78

YORUMLAR