E-BIKE

12/04/2018          

Konfor azaldıkça özgürlük artıyor sanki.

 

Homo Sapiens sürat yapmak ya da uzaya gitmek üzere tasarlanmış bir canlı gibi durmuyor. Ter bezleri sayesinde vücudu soğutup uzun süre yüksek tempoda yürüyebilir veya koşabiliriz. Eski çağlarda bu yetenek Avcı-Toplayıcı toplum dönemlerinde bizden çok daha hızlı hayvanları ısrarla kovalayıp yorduktan sonra yakalayabilme şansı sağlamış. Ne de olsa onların çoğu dillerinden başka eşanşöre sahip değiller.

 

Ancak dizlerimizin yapısı gereği tökezleyip düşmeye de çok müsaitiz.

 

Kelebek gibi uçmayı bırakıp artık başlığımıza odaklanalım.

 

Yürümekten sonra karadaki en basit ve doğal devinim bisiklete binmek diye düşünüyorum. Çevreyi algılayacak kadar düşük; ama yürümeye göre çok daha hızlı hareket ediyorsunuz. Mekanlar sizin içinizden değil de siz onlardan geçiyorsunuz. Çevrenizi algılayıp, deneyimleyebiliyorsunuz. Diğer taşıtlar için aşılması zor engeller ya da çıldırtan tıkanıklıklar sizin için nanik keyfinde oluyor. Ama dış etkenlere çok daha fazla açık ve olası kazalarda daha az korunaklı oluyorsunuz. Bir de evren ve insanoğlunun salaklığı konusunda sonsuzluk yarışması meselesi var. Trafikte gerek araçların gerek yayaların bisikletler için nasıl sonsuz tehlike kombinasyonu oluşturabileceğine şaşar kalırsınız.

 

Yine de bisiklete binmek harika bir duygu. Hayatın yükleriyle sertifikalanan beygir gücünüz kadar hızlı ve uzağa gidebilme özgürlüğünüz var. Ahh bir de geri dönme mecburiyeti olmasaydı.

 

Kulaklığınız sayesinde keyifle müzik dinleyebilir, posdcastlerden ilginç bilgiler öğrenebilir ya da sesli kitaplarla avunabilirsiniz. Ama bunların hiçbirisi olmasa bile kendi kendinize kaldığınız sele üzerindeki sürede fiziksel yorgunlukla ters orantılı zihinsel dinginliğe kavuşuyorsunuz. Bir ya da kaç arkadaşınızla veya peloton içinde sürme keyfini tatmadım, yorumlayamayacağım. Ancak son üç yıldır giderek artan kilometrajım 2017’de 10.000km’yi aşınca kendime bir hediye almıştım. Sıfırda bir Willier GTR SL Ultegra Di2… İtalyan bisikleti olduğundan herhalde ismi oldukça uzun…Ama kendisi tüy gibi bir yol bisikleti. Benim fil vücudum altında inleyerek hizmet vermeye başladığında kış da gelmişti. Fas’ta kış dediğin kiş misalidir. Hava sıcaklığı tek haneye bile inmez, kar filan Atlas dağları dışında kendini göstermez. Toplasan birkaç hafta yağmur yağar. Onda da bir iki saate güneş açar ve her taraf süratle kurur. Yolları kötü olmasa da bisiklet için pek uygun değildir. Sürücülerdeki bisiklet kültürü ise Fransız tedrisatından geçmiş de olsalar o kadar gelişmiş değildir. Ama ülke çok güzel ve bisikletle keşfedilecek bir dünya yer var.

 

Baktım ki işlerin yoğunluğundan hafta içi bisiklete binme şansı bulamıyorum, bisiklet bana binsin diye düşündüm…Ev ile ofisin arası 20km ve korkutacak bir yokuş da yok. Yine de benim üç dijit vücudum otuz dk sonunda nükleer reaktöre dönüşüyor. Sonra öğlene kadar her gözeneğimden fışkıran ter pınarlarıyla oldukça rahatsız ediyor ve oluyorum. O nedenle zaman açısından çok farketmese de efor açısından büyük kolaylık sağlayan bir elektrikli bisiklet almaya karar verdim. Mühendis için çoğu yolculuk varılacak noktadan çok daha keyiflidir. Ben de kendime bir e-bike alımı için fizibilite çalışmalarıma 2017 ortasında başladım. Fiyat ve menzil benim için temel kriterlerdi. Konfor, sürat ya da gösteriş o kadar önem ifade etmiyordu. Elbette beni taşıyacak sağlamlıkta bir XL kasa da bulabilmek de önemli bir sorundu. Sağa sola tanıdığım ikinci elcilere haber saldım; diğer yandan yerel web sitelerindeki ilanları kontrol ettim. Bir taraftan da web üzerinden elektrikli bisikletler hakkında yazılanları ve youtube videolarına göz attım.

 

Menzil konusu genelde 40-50km bantında seyrediyor. Kullandığınız mod ve sizin ağırlığınız ile yol durumları da etkili oluyor elbet. Bu tür pillerin fiyatları 1000$ mertebelerine ulaştığından aldığınız modelin sizin işinizi görecek pil kapasitesi olması çok önemli. Fiyat konusu ise dudak uçuklatıyor. En masumundan 2500-3000$’ı gözden çıkartmalısınız. Biraz eli yüzü düzgün olanlar 5000$ bantı üzerinde seyrediyor. Dolayısıyla ikinci el alınacağı belli oldu. O zaman da zaten eldeki mevcut seçeneklere bakarak işe başlamak en doğrusu olacaktı. Konteynerden bozma bir depoda iki tane Stromer modeli buldum. Benim asıl hoşuma giden ST2 olup, ön-arka entegre farları ve şık göstergesiyle albenisi yüksekti. Kasa L olduğundan biraz rahatsız olsa da sonuçta ebike’da kadro yol bilgisayarı kadar önemli değil. Ancak satıcı son anda, “yalnız bu bisikleti akıllı telefon apps ile eşleştirmeyeceksiniz, zira kilitlenir” dediğinde bunun net şekilde çalıntı mal olduğunu anladım. Aslında Fas’ta satılan bu tarz ürünlerin büyük kısmı çalıntıdır diye düşünüyorum; ama birisi bunu size şüpheye yer bırakmayacak şekilde dillendirince, sizin de şüphe duyma ihtimali yaratıp vicdanınızı pansumanlamanız olasılığı kalmıyor. Diğer model ST1 olup 4-5 yıllıktı. Onun kadrosu XL olup tam bana göreydi ve daha da iyisi çalıntı olmadığına inanabilmek için bazı şanslarım vardı. Heyhat bunun da şarj ünitesi yoktu? Herhalde hırsız bunu yolda bir yerlerden çalmıştı. Sonuçta fiyatlar 1000$ altındaydı ve riske girilebilirdi.

 

Önce Amerika’ya giden bir arkadaşım vasıtasıyla 36V luk şarj ünitesini getirtmeye çalıştım. Olmadı. Ardından İspanya’dan gelen bir arkadaş ile Hollanda merkezli bir web dükkanından siparişim elime ulaştığında takvimler Kasım 2017’yi gösteriyordu. Büyük bir heyecanla pili şarj ettim ve ilk deneme sürüşüme çıktım.

 

Çocukluk yıllarımda İzmit Son Geçit’teki (o zamanlar hakikaten şehrin sınırındaki son hemzemin geçit idi. Şimdi şehrin göbeğinde kalıyor) evimizde ilk kez bisiklete bindiğimde rahmetli babam da seleden tutarak benim hem dengemi korumuş hem de arkadan iterek ekstra güç sağlamıştı. Stromer ST1 ile ilk pedal bastığımda aynı hisse kapıldım. Görünmeyen bir el sizi itttiriyordu. Özellikle Power modunda bu takviye müthiş bir rahatlık sağlıyordu. Tek sorun siz pedal çevirmezseniz elektrik motoru da devreye girmiyordu. Sanırım bunun gerisinde kanunlar nezdinde motorlu taşıt sınıfına girmeyerek vergi ve mevzuattan kurtulma kurnazlığı yatmakta.

 

Elektrik motoru genel olarak iki farklı şekilde bisiklete takviye yapabiliyor. İlki pedalların bağlandığı göbek içerisinde yer alan bir elektrik motoru aracığıyla…Diğer ise arka (ya da ön) tekerlek göbeğine yerleştirilen fırçasın elektrik motorları yardımıyla… Benim kullandığım arka tekerden tahrikli bir model ve oldukça memnunum. Zira bu tür sistemlerde tüm ön-arka dişliler klasik bisikletteki gibi kurgulanmış. İstediğiniz zaman elektrik assitanını devre dışı bırakıp bildiğiniz düz bisiklet gibi kullanabiliyorsunuz. Tek sorun motor ve pil ile bu bisikletlerin 20kg üzerinde olması. Yine de elektrik motoru takviyesi sayesinde selenizi daha düşük pozisyona alıp klipssiz pedallarla sürebiliyorsunuz. Bu da size şehir içi gibi sıkça durmanız gereken ortamlarda kolayca ayağınızı yere koyabilme özgürlüğü veriyor

 

Ancak Eco modunda bile biraz eforla rahatlıkla 25 km/h üzerinde süratlerde seyretmenizi sağlayan bu elektrikli motorlar size keyifli bir sürüş vaad ediyor. Dilerseniz (yokuş aşağı veya düz yolda) ekran üzerinde Recup moduna geçip pilinizi hareket halindeyken de şarj edebiliyorsunuz. Yine de bu tür aletlerle 50km üzerinde bir sürüş öngörmeyin derim. Şarj içinse basit bir elektrik bağlantısı yetmiyor. İlla uygun adaptör (benimki 36V ve özel 6 pinli bir jack gerektiriyor) lazım. Sözkonusu adaptörler de 200$ mertebesinde olduğundan öyle eve ayrı ofise ayrı adaptör koymak da pek ekonomik olamıyor. Sonuçta ben aylardır Eco modunda Ev-Ofis arası gidiş geliş toplam 40km’lik mesafeyi sorunsuz katedebildim. Ancak bu e-bike ile dere tepe keşfe çıkmak pek akıl karı değil. Allah korusun uzaklarda bir yerlerde piliniz biterse bu gavur ölüsüyle epey mesafe pedal basmak zorunda kalabilirsiniz.

 

Ön-arka frenler disk olup gayet güvenli duruş sağlıyorlar. Bazen ses yapsalar da benimkiler genelde sorunsuz iş görüyor. Arkadaki port bagaj ve üzerine takacağınız çanta setleriyle epey yük de taşıyabilirsiniz. Ancak amortisörü olmadığından kasis ve çukurlarda bedeninize epey darbe alıyorsunuz. Çamurluklar sizi yollardaki birinikntilerden epey koruyor ve tüm gövde gibi bunlar da oldukça dayanıklılar. Pilin ana gövde içine gizlenmesi de estetiği arttırmış. Bu tür bisikletleri bıraktığınızda çalınmaması için zincirlemeniz ve kolay sökülebilen aksesuarlarını da toplama mecburiyeti işin tatsız tarafı. Ben şanslıyım, zira iş yerinde de bir kapalı garaj mevcut.

 

Yaklaşık 3 aydır, havalar izinverdikçe, kendi şöförlü aracımı evde bırakıp ofise bisikletle gidip geliyorum. Hem trafiğe takılmıyorum hem de sabah akşam kedime 1 saat özel vakit ayırabiliyorum. Her ne kadar elektrik takviyesi olsa da yine de 20km pedal basmak insana belli bir spor da yaptırmış oluyor. Ama en büyük keyif herşeyden ve arabanızdan bile bağımsız hareket edebilme özgürlüğü. Keza araba ile kimi zaman 30dk bile sürse, trafik durumuna bağlı 60dk geçebilen seyahatleriniz standart 45 dk indirgenmiş oluyor. Maalesef benim ofisimde duş ya da kıyafet değişim şansı bulunmuyor. O nedenle fazla terlememeye çalışarak (en azından sabahları) sürüyorum ve ofise gelince de içimdeki T Shirt’ü çıkartıp gömleğimi giyiyorum.

 

Bisikletin ev-ofis arasında hayatımın bir parçası olduğunu söylemek için henüz erken. Ancak pek çok kereler bunu başardım ve gelecekte de sürdürmemek için hiçbir neden göremiyorum. Bakalım 2018 sonunda tecrübelerim neler olacak.

 

Genelde yeterince isterseniz ve gerektiğince çabalarsanız….

oluyor!

Yazarın diğer yazıları için tıklayın

mail: attila.saylan@abcspor.com

 

YORUMLAR