BİR İHTİMAL DAHA VAR

06/09/2018          

BİR İHTİMAL DAHA VAR

Sezon başı kampı ve ligin ilk haftalarında edindiğim izlenime göre, Fatih Terim özellikle favori olduğu iç saha karşılaşmalarında 4-3-3, nispeten daha zorlu karşılaşmalarda benzer oyun anlayışıyla, kanatların biraz daha orta sahaya gelmesiyle 4-1-4-1 dizilişini tercih edecek gibi gözüküyor. Buraya kadar her şey normal, mantıklı da, ancak bir ihtimal daha var, o da 4-2-3-1 dizilişini de hesaba katmak. Peki nasıl bir anlayışla?

Bazı maçlarda 1 puan yeterli olabilir, 0-0’lık bir skor galibiyet kadar değerli olabilir, gol bulunup skoru koruma odaklı bir oyun anlayışı tercih edilebilir. Özellikle Şampiyonlar Ligi maçları ve derbilerde buna ihtiyaç duyulabilir. İnanılmaz sıkıcı bir maç izleyelim, maç bitmek bilmesin, az pozisyon olsun ama Galatasaray oyunu öldürebilip, istediği neticeyle sahadan ayrılabilsin. Peki nasıl? Öncelikle, savunma hattı. Özellikle büyük maçlarda savunma hattı çok ileride kurulursa ki Denayer gibi hızlı bir stoperin de ayrıldığını düşünürsek, defans arkasına atılan her top tehlike yaratır. Çok geride kurulursa da rakipler Galatasaray’ı baskı altına alabilir ve hücuma çıkmakta zorlanılabilir. İkisi arasında bir denge kurabilmek çok önemli. Bekler, mümkün olduğunca savunmayı düşünmeli ve alan daraltılıp, dört stoper gibi gözükmeli. Savunma hattındaki her oyuncu birbirine yakın olduğu takdirde, pozisyonlar başlamadan sonlandırılacaktır.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, kanatlarda boşluk olabilir, bu da doğru pozisyon alma ve takım halinde savunmayla giderilebilir. Bana göre, defansın ortası ve kale önünde kalabalık olunup, rakibi kanatlardan gelmeye zorlamak alınabilir bir risk. Defansın önündeki ikili ki ideali Fernando-N’diaye gibi gözüküyor, merkez orta saha gibi değil, tam bir ön libero gibi oynayıp savunma önündeki sigortalar olup, özellikle rakip orta sahaların bir anda stoperlerle karşı karşıya kalmaları engellenebilir. Savunmadan top çıkarırken Fernando’ya önlem alacaklardır, burada devreye N’diaye’nin topla alan kat etme özelliği devreye giriyor. Ne kadar fazla topla hücum bölgesine doğru dikine koşu yaparsa, takım için o kadar avantaj, rakip için o kadar tehdit anlamına geliyor. Bu da olmadı diyelim, bekler devreye girebilir. Bek rotasyonundaki tüm oyuncular oyun kurulumuna yardımda bulunabilecek kapasiteye sahip.

Top hücum bölgesine sorunsuz aktarıldığında devreye on numara mevkiindeki Emre Akbaba giriyor. Emre’nin oyuna katkısı kritik öneme sahip. Çünkü hücum hattının en ilerisinde top tutabilip, diğer oyuncuların hücuma çıkmasını sağlayabilecek bir oyuncu yok. Bu rolü Emre üstlenebilir. Hem orta saha gibi, hem de gizli forvet gibi oynamalı çünkü skora da katkı yapabilmesi lazım. Forvet hattındaki sorundan dolayı, Emre’nin ve kanat oyuncularının gol-asist rakamları yüksek olmalı. 4-2-3-1 dizilişinin Galatasaray’a katkı sağlayabileceğini düşünmem, biraz da golcü transferinin yapılmamasından kaynaklanıyor. Durum böyleyken, hücum hattında bir kişi fazla olabilmek hem oyun, hem de skor açısından avantaj sağlayabilir. Kanatlardan bahsedecek olursam, hücumda ofansif kanat, savunmada orta sahanın kanadı gibi olmalılar. Savunmada bekleri takip etmeleri gerekiyor. Bu anlayışın hücumunda rakibin savunma hattında bırakabileceği boşlukları değerlendirmek çok önemliyken iki hızlı ve etkili top sürebilen oyuncu olması lazım ki, Galatasaray kadrosunda da bu oyuncular mevcut.

Oyun anlayışından biraz daha bahsedecek olursam, yazının başında da belirttiğim gibi skoru koruma, oyunu soğutma ve rakibe pozisyon vermeme odaklı bir anlayış. Ana değil, yedek taktik. Dikine paslar, takım halinde savunma, doğru pozisyon alma, rakibi kendi yarı alanında karşılama kilit noktaları. Karşılarken, rakibin kendi yarı alanında pas yapmasına izin vermek, top diğer yarı alana geçtiğindeyse enine ve dikine alan daraltılıp şok, öldürücü ve takım halinde pres diğer kilit noktaları. İlham aldığım teknik direktörler var tabii ama patenti bana ait, adını leş futbol olarak belirledim. Fatih Terim, B planı olarak bu anlayışı düşünebilir.

Uzun bir soru; geçtiğimiz sezon Galatasaray, Östersunds (umarım doğru yazmışımdır) gibi bir takıma elenmişken, futbolu parçalıyla bırakması gereken Sneijder haksız yere gönderilmişken, yedi mağlubiyet alınmışken, bir bölümü faks çekmeyi bilmeyen bir yönetim ve Tudor’la geçirilmişken nasıl şampiyon oldu? Bu sorunun tek cevabı yok, birçok etken bir araya geldi ve İzmir’de şampiyonluk şarkıları söylendi. En önemli etken neydi? İstemek. Camia öyle bir kenetlendi ki üç senelik ara, on dört senelik çileyi hatırlattı. Taraftar hiç kupa görmemiş istedi bu şampiyonluğu. Tribünlerin önemli bir kısmı her maç doldu ve bu itici güç, iç sahada alınan kırk dokuz puanın en önemli etkenlerinden biri oldu. Fatih Terim, 96’daki gibi açtı başarıya, yeni bir meydan okumayla karşı karşıyaydı ve sanki hiç olmadığı kadar istiyordu kariyerindeki yedinci lig şampiyonluğunu. Yönetim farkındaydı şampiyon olamamış bir Galatasaray’ın yaşayabileceği maddi-manevi sorunların. Onlar da yapıcı bir yaklaşım sergilediler. Futbolcular da ne kadar istediklerini oynadıkları oyunla, daha da önemlisi gösterdikleri mücadeleyle taraflı-tarafsız herkese ispat ettiler. Ne yaşandıysa hepsi geride kaldı ve tarih sahnesindeki yerini aldı, şimdi yazılması gereken yeni bir tarih var.

Galatasaray’ın şampiyonluklarını ve zaferlerini inceleyin, hiçbiri kolay bir şekilde gelmedi, hiçbir sezon kaos, kriz, sorun ve problem olmadan geçmedi. Bu zorluklar, gelen başarıları daha anlamlı kıldı. Yakın tarihe bakacak olursak, 2002; maddi sorunlar, iflasın eşiğindeki bir kulüp, kiralık ve adı sanı bilinmeyen oyuncularla Şampiyonlar Ligi’nde ikinci tur ve üçüncü yıldız. 2006; senaristler konu bulmakta zorlanıyorlarsa bu sezonu incelesinler. Tarihinin en güçlü kadrolarından birine sahip ezeli rakip, ebedi dost Fenerbahçe. İki takımdan bir karma yapılsa Galatasaray’dan oyuncu seçilmez, öyle bir fark var arada. On altı seneye bedel on altı dakika ve sonrası tarifi zor mutluluk. 2008; kadro sıkıntısı, yabancısız oynanan maçlar, mali problemler, bunların hepsini geçtim, Galatasaray son haftaları teknik direktörsüz geçirdi desem yeterince açıklayıcı olur herhalde. 2012; kupasız geçen yıllar, hayal kırıklığı oyuncular, başarısız yöneticiler, yedinci olmuş bir takımdan küllerinden doğan bir takım haline gelme ve 18. şampiyonluk. 2013; diğer şampiyonluklara göre daha kolay bir şampiyonluk gibi gözükse de o sezon da bünyesinde birçok hikaye barındırıyor.

Özellikle iç sahada ortaya konulan karakter ve geri dönüşler çok önemliydi. Galatasaray’ın zorluklar karşısında nasıl bir refleks gösterdiği açısından çok çarpıcı iki örnek, Real Madrid’e beş gol atma ihtimalinin belirmesi ve Melo’nun Elazığ’da penaltı kurtarıp pitbull sevinci yapması. 2015; Şampiyonlar Ligi’nde alınan sadece bir puan, içeride dışarıda rakiplerden dörder gol yeme, değişen hoca, değişen yönetim, futbolcuların giydikleri formanın anlamını hatırlaması ve dördüncü yıldız. 2018 ise malum. Hepsinin ortak noktası, sorunlarla yüzleşilmiş, sadece Galatasaray için taraftar-teknik ekip-futbolcu-yönetim kenetlenmesi sağlanmış ve gerisi çorap söküğü gibi gelmiş. Her problemli sezon şampiyonlukla sonuçlanmamış ancak her şampiyonlukta çeşitli problemlerle karşılaşılmış. Transfer dönemindeki hata ve Trabzonspor karşısında alınan farklı mağlubiyete bu açıdan bakmakta fayda var, yani ortada kriz değil fırsat var.

mail: emre.cihangir@abcspor.com

YORUMLAR