AL BİRİNİ VUR ÖTEKİNE

27/04/2018          

AL BİRİNİ VUR ÖTEKİNE

1989 ülkemiz için önemli yıllardan birisiydi.  12 Eylül’ün yarattığı kasvetli ve olumsuz havadan uzaklaşılarak sivil hayata dönüldüğü, Özal’ın Evren’in yerine geçerek Çankaya’ya doğru yol aldığı bir ortamda o döneme kadar başarı konusunda bakir diye de adlandırabileceğimiz Türk futbolu da tarihi yıllarından birini hatta ilkini yaşıyordu.

 

Mustafa Denizli yönetimindeki GS, Şampiyon Kulüpler Kupası’nda son dört takım arasına kalıyor ve Nisan ayını Avrupa’da geçirmenin tadını çıkarıyordu. Bu esnada Veselinoviç yönetimindeki FB ise Türkiye Ligi’nde tarihi bir başarı yakalıyor ve hala tekrar edilemeyen bir performans ile 103 gol atarak şampiyon oluyordu.

 

İki kulüp takımımız bunları yaparken Tınaz Tırpan yönetimindeki Türk Milli Takımı tarihinde ilk kez bir Dünya Kupası’nın kapısını zorluyor, grubun son maçında SSCB karşısına galibiyet halinde gruptan kalifiye olacak halde çıkıyordu.

 

Kısacası 1989 yılı Türk futbolu açısından rüya gibi geçiyordu.

 

80 öncesinin politik iklimi ve ihtilal sonrası oluşturulmaya çalışılan apolitize sosyal yapı belki de ülkeyi spor ve özellikle futbol etrafında birleştiriyordu. Türkiye daha önce hiç olmadığı kadar bir topun etrafında birleşmiş, bu güzel oyunda başarılı da olunabileceği gerçeğini omuz omuza hissetmeye başlamıştı.

 

Kasım 1988’de oynanan Neuchatel Xamax maçı akabinde Ali Şen’in masa başı oyunlarını engelleme hususundaki çabaları; Mart ayında Köln Müngersdorfer’de oynanan Monaco rövanşında tribünlerde sallanan FB, BJK ve diğer takımlarımızın bayrakları, Özal’ın kalkıp Köln’e maçı izlemeye gelmesi ve Monaco Prensi’nin yanındaki fotoğrafı vermesi; Nisan ayında Steau Bucharest rövanşı için İzmir’e tren kaldıran TCDD’nin vagonlarını tıklım tıklım dolduran taraftarların salladığı FB, BJK bayrakları hep bu birlikteliğin vücut bulmuş haliydi.

 

O yılın haziran ayında henüz ortaokula geçmiş ve FB taraftarı olmayan bir çocuk olarak Turhan Sofuoğlu’nun atacağı 100.golü nasıl merakla beklediğimizi bugün gibi hatırlıyorum. 5-0 kazanılan Rize deplasmanında Aykut Kocaman’ın 4 gol atarak yıldızlaşıp startını verdiği sezonda FB’nin maçlarını nasıl zevk ile izlediğimiz ve aldığımız keyif hafızama kazınmış önemli anılardan biridir.

 

Bugünü yaşayan çocuklar için gerçek, o günden gelmiş büyükler için de masal kıvamında diyebileceğimiz bu yaşananlar gerçekten de 90’lı yıllar ile birlikte yok olma trendine girdi ve kayboldu gitti.

 

Dostluk ortamından çıkıp sonu gelmez husumetlere giden yolun kaldırım taşları 90’lı yıllarda döşendi, maalesef. Batı kültürünün empoze ettiği tüketim ekonomisi ve toplumu olduğu gibi hem dünyada hem ülkemizde muhtelif alanlarda endüstrileşmeye gidilmesine neden oldu. Futbol da bu alanların arasında ilgi hacmi olarak belki de en büyüğü oldu. Pastadan pay alma çabası insanoğlunun doğasından gelen hırslarının kalbinin önüne geçmesinin yolunu açtı.

 

Kulüplerin dernek yapısından şirketlere doğru evrilmesi ve kâr amacı gütmeye başlaması futbolun tüm paydaşlarını önü gelmez bir rekabet kuyusunun içine attı ve bu durum sadece Türkiye’de değil tüm dünyada bu şekilde olmaya başladı. Tek farkı oryantal zihniyetin hâkim olduğu Türkiye’de bu rekabetin hayat memat meselesine çevrilmesi oldu. Bu yaklaşımda en büyük pay yönetimlerde, bu yönetimleri göreve getirip oradan götürmeyi kendinde hak sayan taraftarlarda ve kendilerini bir türlü geliştiremeyen futbolculardaydı.

 

UEFA’nın CL organizasyonunu kurması ve bu turnuvayı maddi açıdan cazip kılan bütçesi tabiri caiz ise takımların birbirini sırtına basarak yukarı çıkmayı kendilerinde hak görmesine vesile oldu. Artık “yere düşene bir tekme de sen vur” mentalitesi Makyavelist bir şekilde yarışmacı takımların düsturu oldu. Takımlar yerel liglerinden başarılı olup CL’ye kalifiye olmak ve paraları almak için resmen bir savaşın içine itildiler çünkü bu para ile hem kendilerini ihya ediyor hem de fırsat maliyeti sebebi ile yarıştıkları yerel rakiplerinin de bu paraya ulaşmasını engelliyorlardı.

İşte bu ortamda Türkiye Ligi’nde rekabetin kuralları yeniden yazıldı. GS’nin CL’ye neredeyse her sene katılmaya başlaması ile oluşan ortamda FB’nin buna Ali Şen döneminde özellikle saha dışında agresif cevaplar vermeye çalışması bugünkü kavganın fitili oldu. Seba idaresindeki BJK’nin bu rekabete cevabı ancak 2000’li yıllarda Seba’nın görevi bırakması akabinde oldu.

 

GS’nin kötü yönetilmesi ve 2002 yılından sonra düşüşe geçmesi ile rekabetin ekseni farklı takımlara doğru kaydı ama genelde FB her zaman güncel rekabetlerin ortasında oldu. Ali Şen sonrasında yönetimi devralan Aziz Yıldırım’ın yönetim tarzı da FB’nin bu rekabetlerin değişmez elemanı olmasını sağladı. FB bu dönemde kendini bu rekabet içinde kimsenin sevmediği meyve veren ağaç olarak konumlandırdı. Sürekli bir düşman seçip ona karşı savaşarak kendini diri tuttu.

 

Avrupa’dan gelen başarılar azalıp para girişi kurumaya başlayınca herkesin gözü içerideki paraya dikildi. BJK’nin de 2000’li yıllardaki ikinci yükselişi 100.yıl döneminden sonra işte bu yıllara rastladı. Orman yönetimi açık ve net bir şekilde spor sayfalarının üçüncü sırasında yer alan takımı birinci sayfaya taşımak için hamle yaptı. Böylelikle pastadan alınacak payı da büyütmeyi hedeflediler.

Hem FB’nin “olağan hedef/rakip” olması hem de GS’nin kendi dertlerinden başını kaldıracak hali olmamasından mütevellit rekabette bir eksen kayması yaşanmaya başladı.

 

Daha önce GS-FB rekabetinde görmeye alıştığımız şiddet artık BJK-FB arasında yaşanmaya başladı. Kan davasına ramak kalan bu çekişme artık her iki kulübü de gündemde tutmaya yetiyor. Bugün GS ligde lider bile olsa rekabet BJK-FB arasında yürütülüyor zira bu rekabet daha çok satıyor. FB yönetimi yaklaşan seçimler öncesi kendi taraftarı gözünde çoktan bitmiş kredisini “bize operasyon yapılıyor” tezi üzerinden giderek artırmaya çalışırken, BJK yönetimi de ja vu yapıp Seba dönemi mentalitesine sarılarak “şeref, gurur” tezini rekabetin merkezine koymakta herhangi bir beis görmüyor. Bu esnada üçüncü sac ayağı GS ise hala eski günlerini anarak, eski yönetimlerin enkazını kaldırmaya çalışarak ve mazlum rolü ile epik hikayeler peşinde koşuyor. Kan davasını uzaktan izlemekle yetiniyor ve avuçlarını ovuyor.

 

Futbolun paydaşlarının anlaması gereken husus kulüplerimizin yönetilme şekillerindeki yanlışların, paranın çarçur edilmesinin ve genel kabahatlerin üstünün bu tip suni gündemlerle örtülmeye çalışılmasıdır. Kulüplerdeki genel kurullar hesap sormaz, oy kaygısı güden hükümetler kulüpleri denetlemek şöyle dursun basiretsiz yönetimlere destek olmaya devam eder, taraftarlar da tavırları ile suni gündemlere çanak tutarlarsa biz daha çok olay görür, geceyi adliyede ya da karakolda geçiririz.

 

Bir de bunun üzerine futbolumuzu yönetmekle görevli TFF tutup da ertesi gün karar almak yerine bir hafta sonra karar açıklayarak yangına benzin ile gitme gafletinde bulunur, sanki bu takımlar seneye bir daha oynamayacak, bu insanlar seneye bir daha karşı karşıya gelmeyecekmiş gibi bir tavır sergilerse bizim bu ülkede doksan dakikası aynı gün içinde biten her derbi için şükreder hale gelmemiz yakındır.

 

Para işin içine sirayet ettikten sonra ve yönetimler onu yönetmek yerine onun tarafından yönetilmeyi seçtiği sürece futbola huzurun gelmesi ancak bir hayal olabilir.

Umarım bu hayal kabusa dönüşmez zira futbolu seven insanların bu güzel oyunun centilmen ve asil yönüne daha çok ihtiyacı vardır…

 

Herkese sıhhat, akıl, huzur ve spor dolu bir hafta diliyorum.

Yazarın diğer yazıları için tıklayın

mail: osman.cetin@abcspor.com

twitter: @msdoc78

 

YORUMLAR